<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093</id><updated>2012-02-16T10:18:40.376-08:00</updated><title type='text'>AVRASYA YAZILARI - UTKU YAPICI</title><subtitle type='html'>Avrasya, Rusya, Orta Asya ve Kafkasya üzerine güncel yazılar...Kemalizm, Türk Dış Politikası, Milliyetçilik Teorisi ve daha birçok konu...Türkçe, İngilizce ve Rusça haberler...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>23</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-3576065423345335259</id><published>2010-03-28T06:26:00.000-07:00</published><updated>2010-03-28T06:29:34.389-07:00</updated><title type='text'>2009 Abhazya Devlet Başkanlığı Seçimlerinin Sonucu: Rusya Federasyonu'nun Kafkasya'da Artan Etkisi</title><content type='html'>Utku Yapıcı'nın "2009 Abhazya Devlet Başkanlığı Seçimlerinin Sonucu: Rusya Federasyonu'nun Kafkasya'da Artan Etkisi" başlıklı makalesi Jeopolitik Dergisi'nin Mart 2010 sayısında yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2009 Abhazya Devlet Başkanlığı Seçimlerinin Sonucu: Rusya Federasyonu'nun Kafkasya'da Artan Etkisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Result of the 2009 Abkhazian Presidential Elections: Increasing Impact of Russian Federation in the Caucasus&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özet: &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Gürcistan’a bağlı bir özerk cumhuriyet statüsündeyken, 2008 Ağustos’unda yaşanan Rusya Federasyonu-Gürcistan çatışmasının ardından Rusya Federasyonu tarafından tanınan Abhazya, 12 Aralık 2009 tarihinde devlet başkanlığı seçimlerini gerçekleştirmiştir. Bu seçimlere Rusya Federasyonu’nun Abhazya’nın bağımsızlığı konusundaki kritik desteği damgasını vurmuş, bu nedenle neredeyse tüm adaylar Rusya Federasyonu ile ilişkileri daha fazla geliştirme noktasında bir vaad yarışına girerek seçime hazırlanmışlardır.  Batı dünyası ise Gürcistan’ın toprak bütünlüğü söylemine vurguyu sürdürmüş, bu durum da Rusya Federasyonu’nun Gürcistan’a bağlı özerk cumhuriyetlerde etkisini daha fazla arttırmasına dolaylı olarak destek olmuştur. 2010 yılından itibaren Abhazya’nın Rusya Federasyonu telefon koduna geçmesi, bölgede artan Rusya Federasyonu etkisinin sembolik bir teyidi niteliğindedir. Etkinin sürmesi, Rusya Federasyonu tarafından temelleri atılan Abhazya ve Güney Osetya gibi bölgeleri devlet olarak tanıma politikasının, daha fazla sayıda Sovyet sonrası devlet tarafından desteklenmesine bağlıdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-3576065423345335259?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/3576065423345335259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=3576065423345335259' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/3576065423345335259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/3576065423345335259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2010/03/2009-abhazya-devlet-baskanlg.html' title='2009 Abhazya Devlet Başkanlığı Seçimlerinin Sonucu: Rusya Federasyonu&apos;nun Kafkasya&apos;da Artan Etkisi'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-4851678661376122010</id><published>2009-12-22T06:21:00.000-08:00</published><updated>2009-12-24T08:56:35.917-08:00</updated><title type='text'>Sovyet Sonrası Estonya ve Kazakistan'da Devlet Merkezli Tarihyazımı Süreçlerinin Milliyetçilik Bağlamında Karşılaştırmalı Analizi</title><content type='html'>Utku Yapıcı'nın "Sovyet Sonrası Estonya ve Kazakistan'da Devlet Merkezli Tarihyazımı Süreçlerinin Milliyetçilik Bağlamında Karşılaştırmalı Analizi" başlıklı makalesi Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları dergisinin 2009-Aralık sayısında yayınlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sovyet Sonrası Estonya ve Kazakistan'da Devlet Merkezli Tarihyazımı Anlayışlarının Milliyetçilik Bağlamında Karşılaştırmalı Analizi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Özet&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel süreçte tarihyazımı konusunda devlet dıışı aktörler artan oranda etkinlik kazanmaktalarsa da, devlet, bu konuda önemini tamamen yitirmemekte, bu sayede birçok durumda kimlik inşası açısından belirleyici olabilmektedir. Devlet merkezli tarihyazımı süreçleri ise diğer taraftan, devlete hakim olan milliyetçilik anlayışının yurttaşlık-etnik kimlik skalasındaki konumunun saptanmasında temel göstergeler arasındadır. Bu çalışma'da Sovyet deneyimini paylaşmış ve benzer biçimde bağımsızlığa kavuşmuş iki devlet olan Estonya ve Kazakistan'da devlet merkezli tarihyazımı süreçleri milliyetçilik bağlamında karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anahtar Kelimeler: Sovyet Sonrası Devletler, Estonya, Kazakistan, Tarihyazımı Süreçleri, Milliyetçilik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;A Comparative Analysis of State Centred History Writing Processes in Post-Soviet Estonia and Kazakhstan in the Context of Nationalism&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abstract&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Although non-governmental actors have increasingly become effective in history-writing practices during the globalization process, the state has not completely lost its significance. Thanks to this, state is still able to determine the identity construction processes in many cases. Furthermore, state-centred history-writing processes are among the basic indicators of state's stance on the scale of civic-ethnic nationalism. In this study, state-centred history writing processes in Estonia and Kazakhstan - two states that shared Soviet experience and gained independence in a similar way - are comparatively analyzed in the context of nationalism.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Key Words: Post-Soviet States, Estonia, Kazakhstan, History-writing Processes, Nationalism&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-4851678661376122010?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/4851678661376122010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=4851678661376122010' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4851678661376122010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4851678661376122010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2009/12/sovyet-sonras-estonya-ve-kazakistanda.html' title='Sovyet Sonrası Estonya ve Kazakistan&apos;da Devlet Merkezli Tarihyazımı Süreçlerinin Milliyetçilik Bağlamında Karşılaştırmalı Analizi'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-7000846133133652321</id><published>2009-01-19T11:58:00.000-08:00</published><updated>2009-01-19T12:00:03.922-08:00</updated><title type='text'>Gürcistan Savaşı: Öncesi ve Sonrası</title><content type='html'>Utku Yapıcı'nın "Gürcistan Savaşı: Öncesi ve Sonrası" başlıklı yazısı Ankara Üniversitesi SBF Dergisi'nin Temmuz-Eylül 2008 tarihli sayısında yayınlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-7000846133133652321?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/7000846133133652321/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=7000846133133652321' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/7000846133133652321'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/7000846133133652321'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2009/01/grcistan-sava-ncesi-ve-sonras.html' title='Gürcistan Savaşı: Öncesi ve Sonrası'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-8280009623906796295</id><published>2008-09-08T08:16:00.000-07:00</published><updated>2008-09-08T08:17:52.852-07:00</updated><title type='text'>Türkiye'nin Avrasya Politikasını Yeniden Tartışmak</title><content type='html'>Utku Yapıcı'nın "Türkiye'nin Avrasya Politikasını Yeniden Tartışmak" başlıklı makalesi 8 Eylül 2008 tarihli Cumhuriyet Strateji'de yayınlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-8280009623906796295?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/8280009623906796295/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=8280009623906796295' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/8280009623906796295'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/8280009623906796295'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2008/09/trkiyenin-avrasya-politikasn-yeniden.html' title='Türkiye&apos;nin Avrasya Politikasını Yeniden Tartışmak'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-3462182586926210117</id><published>2008-04-21T02:54:00.000-07:00</published><updated>2008-04-21T03:00:09.418-07:00</updated><title type='text'>21. Yüzyılın Küresel Aktörleri Konulu Söyleşi</title><content type='html'>Utku Yapıcı'yla yapılan "21. Yüzyılık Küresel Aktörleri" konulu söyleşinin metni http://www.siyaz.net internet sitesinde...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-3462182586926210117?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/3462182586926210117/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=3462182586926210117' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/3462182586926210117'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/3462182586926210117'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2008/04/21-yzyln-kresel-aktrleri-konulu-sylei.html' title='21. Yüzyılın Küresel Aktörleri Konulu Söyleşi'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-4162615918751634111</id><published>2007-10-28T08:16:00.000-07:00</published><updated>2008-02-21T10:29:04.587-08:00</updated><title type='text'>YENİ SOĞUK SAVAŞ KİTABIYLA İLGİLİ OLARAK RADİKAL GAZETESİ KİTAP EKİNDE YAYINLANAN YORUM YAZISI</title><content type='html'>Utku Yapıcı, 'Yeni Soğuk Savaş' isimli bu diplomasi çalışmasında, başrolünde Putin, Rusya ve Avrasya'nın bulunduğu bir savaş senaryosunu anlatıyor. Yapıcı bu senaryoya örnek olarak, Putin yönetiminin Avrasya coğrafyasında uyguladığı hakimiyet stratejilerini, Putin'in Batı'yı içten bölme gayretlerini, Avrupa ve ABD karşıtlığını gösteriyor. Yapıcı'nın "yeni" soğuk savaşla kastettiği, nükleer dehşet dengesinden çok, diaspora, NGO, kilise, kapital ve etnik siyasetlerin her birinin birer silah olabildiği savaş anlamına geliyor. Avrasya'nın siyasî yapısının, gelecek yıllarda büyük sorunlar oluşturacağı savı yeni değil. Yapıcı'nın kitabı da, bu sava başka bir cepheden bakıyor. &lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Ekim 2007 tarihli Radikal Kitap&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&amp;amp;haberno=6924"&gt;http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&amp;amp;haberno=6924&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-4162615918751634111?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/4162615918751634111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=4162615918751634111' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4162615918751634111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4162615918751634111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/10/yeni-souk-sava-kitabiyla-ilgili-olarak.html' title='YENİ SOĞUK SAVAŞ KİTABIYLA İLGİLİ OLARAK RADİKAL GAZETESİ KİTAP EKİNDE YAYINLANAN YORUM YAZISI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-1540833924688649382</id><published>2007-10-28T08:04:00.000-07:00</published><updated>2008-02-19T10:52:18.881-08:00</updated><title type='text'>5 EKİM 2007 TARİHLİ YENİ ASIR GAZETESİ - ERKİN USMAN'IN KÖŞE YAZISINDAN...</title><content type='html'>Utku Yapıcı, 1979 İzmir doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden 2001 yılında mezun oldu. Aynı yıl Adnan Menderes Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak göreve başladı.&lt;br /&gt;Yüksek lisans derecesini 2003 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi SBE Kamu Yönetimi Bölümü'nde "Küresel Süreçte Türk Dış Politikası'nın Yeni Açılımları: Orta Asya ve Kafkasya" başlıklı teziyle aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptan bir bölüm:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Putin, Rusya ve Avrasya" da sergilenen tüm "görünenler" ve "gizler", Soğuk Savaş'ın geri geliyor olduğunun ilk işareti olarak gelebilir kimilerine. Özellikle kitap boyunca ayrıntılarıyla anlatılan, Putin yönetiminin Avrasya coğrafyasında uyguladığı hakimiyet stratejileri, Batı'yı içten bölme yönündeki gayretleri ve bu gayretlere "Yeni Avrupa" ve ABD'nin karşılıkları düşünüldüğünde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://www.yeniasir.com.tr/ya2007/10/05/index.php3?kat=yazar&amp;amp;sayfa=eusman&amp;amp;bolum=yazarlar&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-1540833924688649382?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/1540833924688649382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=1540833924688649382' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/1540833924688649382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/1540833924688649382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/10/5-ekim-2007-tarihli-yeni-asir.html' title='5 EKİM 2007 TARİHLİ YENİ ASIR GAZETESİ - ERKİN USMAN&apos;IN KÖŞE YAZISINDAN...'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-4247386654548077145</id><published>2007-10-15T08:49:00.000-07:00</published><updated>2008-01-22T07:56:47.464-08:00</updated><title type='text'>YENİ SOĞUK SAVAŞ KİTABININ CUMHURİYET STRATEJİ'DEKİ ANALİZİ</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;SERTAÇ EŞ&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;Utku Yapıcı, &lt;strong&gt;Yeni Soğuk Savaş - Putin, Rusya ve Avrasya&lt;/strong&gt;, İstanbul, Başlık Yay., Ekim 2007.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Strateji Dergisi 172. sayıya ulaştı. Geçen süreçte, dergimiz kendisini geliştirdi, yeniledi. Bu yöndeki çabamız sürüyor. Her geçen gün dergimizde yazı yazmak isteyen yazarların sayısı artıyor. Okurlarımıza sunacağımız yazıları seçerken daha fazla zaman ayırmamız gerekiyor. Dergimizin etkinliği ulusal ve uluslar arası çevrelerdeki okunma oranlarıyla kendini gösteriyor. Dergimize yazı yazan araştırmacılar, doğal olarak daha önce yaptıkları araştırmaları ve çalışmaları kitaplaştırmışlardı. Ancak, Strateji’de çıkan yazılarını kitaplaştıran şu ana kadar üç yazarımız oldu. Emekli general Nejat Eslen, araştırma görevlisi Barış Adıbelli ve son olarak da araştırma görevlisi Utku Yapıcı .&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eslen’in kısa ve öz yazılarını, düşüncelerini ve mesajlarını net bir şekilde verdiği yazılarını daha önce Truva Yayınları kitaplaştırdı ve okurlarına sundu. Kitap, Türkiye’de strateji alanındaki tartışmalara önemli bir boyut katabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış Adıbelli ise Avrasya ve Çin konusunda sınırlı sayıdaki araştırmacılardan birisi…Strateji okurları kendisini yakından tanıyor. Çin’in politikalarına ilişkin çözümlemeleri, hem Türkiye’den hem de yurt dışından okurların dikkatini çekiyor. Adıbelli’nin Strateji’den çıkan yazılarını IQ Kültür Sanat Yayıncılık kitaplaştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Strateji okurları Utku Yapıcı’yı özellikle Rusya analizleriyle tanıyorlar. Yapıcı, İngilizce, Rusça ve Almanca biliyor, bu yeteneği araştırmalarına da yansıyor. Yapıcı 2004’ten başlayarak dergimize yazdığı yazılarını “Yeni Soğuk Savaş – Putin, Rusya ve Avrasya” başlığıyla kitaplaştırdı. Yapıcı’nın Avrasya’ya ve özellikle de Rusya’ya ilişkin tespitlerinin, Türkiye’nin Avrasya politikasına ilişkin görüşlerinin tek kaynakta toplanmış olması önem taşıyor. Çünkü ABD politikalarının Ortadoğu’da yoğunlaşması ve olumsuz etkilerinin yakıcı şekilde ortaya çıkması, ülkemizde bazı çevrelerin “Avrasyacılık” yaklaşımına yönelmesi sonucunu doğurdu. Bu kapsamda Putin Rusyası’nın hedeflerinin, “Rus Avrasyacılığının” akılcı ve sorgulayıcı bir mantıkla irdelenmesi önem taşıyor. ABD’ye oluşan duygusal tepki nedeniyle Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİO) Türkiye’nin yönelmesini isteyen yaklaşımlara çeşitli çevrelerden “Avrasyacılık” eleştirileri de geliyor. Ayrıca kamuoyuna yansıyan bazı önermeler ve değerlendirmeler ise tarihsel perspektif içermiyor, güncel sorunları değerlendirmiyor, sağlam parametrelere dayanmıyor. Avrasyacılığı “soy birlikteliğine” indirgeyen “Turancı” yaklaşım da yine kamuoyuna yansıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapıcı ise Rusya ve Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerine karşı Atatürkçü dış politikanın nasıl uygulanması gerektiğine ilişkin görüşlerini dergimizde okurlarıyla paylaşmıştı. Yapıcı Avrasya’ya yaklaşımda soy, din bağlarının önemini reddetmezken, ilişkilerin diplomasinin daha temel ilkeleri üzerine kurulması gerektiğini savunuyor. Bu ilişkilerin her şeyden önce Atatürk Türkiyesi’nin özelliklerini de içermesi gerektiğini vurguluyor. Türkiye ile Orta Asya’da Sovyet sonrası bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleri ile ilişkilerin “ağabey-kardeş” konumunda olmasına olumlu yaklaşmayan Yapıcı, “karşılıklılık” prensibi çerçevesinde “eşit taraflar” yaklaşımını savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapıcı’nın Avrasya’ya yönelik önermelerinin içinde “Atatürkçü dış politika”nın günümüz koşullarına uyarlanmış biçimine ilişkin ipuçları da bulmak olası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapıcı’nın yazılarında dikkat çeken bir diğer konu ise Rusya ve diğer Avrasya ülkelerine ilişkin tespitler, analizler…Örneğin Rusya’da güçlenen ırkçılığa ilişkin ilk kapsamlı değerlendirmeleri yine Yapıcı, Strateji’de yaptı. Yükselen ırkçılığın ekonomik, kültürel ve siyasal nedenlerini, politikacıların verdiği desteği yazılarında sergiledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Putin’in uygulamalarını, “faydacı” yaklaşımını, Gazprom’un küresel önemini Strateji aracılığı ile okurlarımızla paylaştı. Yapıcı’nın 4 yılda yaptığı araştırmalarını şimdi araştırmacıların, okurların tek kaynakta bulma şandı bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapıcı’nın dikkat çeken bazı yazılarının başlıklarını vermek, ilgilisi için daha faydalı olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Putin Türkiye’yi Dışlamak İstemiyor”, “Rusya Çok Boyutlu Uygulamalara Yöneliyor”, “Kırgızistan’da Ekspres Devrime Giden Süreç”, Yuşçenko Batı’ya Yöneldi”, Putin’in Merkezi Yönetimi Güçlendirme Çabaları”, Rusya’da Irkçılık Yayılıyor”, Putin’den Yakın Çevreye Mesaj”, Kazakistan’da İnce Hesap”, “Rusya Mücadelede Öne Geçti”, Moldova’da Yükselen Rus Etkisi”, Rusya’nın Boru Hatları Diplomasisi…Gazprom Yayılıyor”, Çeçenya Sorununun Dünü, Bugünü, Yarını”, Tataristan’ın Özerkliğine Sınırlama”, Putin’in Avrasya Stratejisindeki Gelişmeler ve Çin”. Ayrıca Türkiye açısından ilgililerince mutlama okunması gereken bir yazı: “Türkiye İçin Nasıl Bir Avrasya Stratejisi?”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet Strateji, 15 Ekim 2007, S. 172, s. 23. &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-4247386654548077145?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/4247386654548077145/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=4247386654548077145' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4247386654548077145'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4247386654548077145'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/10/strateji-kitaplii-yeni-souk-sava-putin.html' title='YENİ SOĞUK SAVAŞ KİTABININ CUMHURİYET STRATEJİ&apos;DEKİ ANALİZİ'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-2859961895157485986</id><published>2007-09-24T06:50:00.000-07:00</published><updated>2007-10-29T13:13:15.832-07:00</updated><title type='text'>UTKU YAPICI'NIN "YENİ SOĞUK SAVAŞ" BAŞLIKLI KİTABI BAŞLIK YAYINLARINDAN ÇIKTI...</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/RyX1-wmUIZI/AAAAAAAAAJw/D4Payu2ITnk/s1600-h/baslÄ±k.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5126774209377477010" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 137px; CURSOR: hand; HEIGHT: 39px" height="57" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/RyX1-wmUIZI/AAAAAAAAAJw/D4Payu2ITnk/s200/basl%C4%B1k.bmp" width="200" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/RvfBV80S7hI/AAAAAAAAAI4/9smw90NMc0M/s1600-h/soguk2+copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5113768484749372946" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/RvfBV80S7hI/AAAAAAAAAI4/9smw90NMc0M/s400/soguk2+copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rpyu43kU42I/AAAAAAAAAHY/Y6RU9FlFUGQ/s1600-h/2.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088133971034039138" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rpyu43kU42I/AAAAAAAAAHY/Y6RU9FlFUGQ/s400/2.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Utku YAPICI, &lt;strong&gt;“Yeni Soğuk Savaş – Putin Rusya ve Avrasya”, &lt;/strong&gt;İstanbul, Başlık Yayın Grubu, Ekim 2007.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinizdeki kitap boyunca sergilenen tüm “görünenler” ve “gizler”, Soğuk Savaş’ın geri geliyor olduğunun ilk işareti olarak gelebilir kimilerine. Özellikle kitap boyunca ayrıntılarıyla anlatılan, Putin yönetiminin Avrasya coğrafyasında uyguladığı hakimiyet stratejileri, Batı’yı içten bölme yönündeki gayretleri ve bu gayretlere “Yeni Avrupa” ve ABD’nin karşılıkları düşünüldüğünde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa (bir kısım) Batı ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkiler yeni bir Soğuk Savaş olsa bile, bu “Yeni Soğuk Savaş” eski ve daha bilindik Soğuk Savaş’tan oldukça farklı ve karmaşıktır. Nükleer dehşet dengesi değildir “Yeni Soğuk Savaş”ın mantığı. Bir dehşet dengesidir ama nükleer dehşet dengesi değil. Silahların, genelde boru hatları, diyaspora, NGO, kilise, kapital ve etniklik olduğu bir dehşet dengesi sözkonusudur artık. Her an yeni “sanal” silahların çekildiği, ama çok az can kaybının yaşandığı adı konmamış bir dehşet dengesi. Savaşın hedefini değiştirmeden içeriğini değiştiren bir mantığın ürünü bir dehşet dengesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesine önemli gelişmelerin yaşandığı bir coğrafyada Türkiye de var. Ancak Türkiye bu gelişmelere tıpkı SSCB’nin dağılmasında olduğu gibi hazırlıksız yakalanıyor. ABD ve AB destekli kimlik ninnileriyle uyuşturulup, zenginlik hayalleriyle avutuluyor. Dış politikada Türkiye adına bir Avrasya stratejisinden söz etmek çok zor. Böyle bir strateji varolsa bile bu stratejinin “bağımsız” olduğunu söylemek imkansız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmini ister “Yeni Soğuk Savaş” koyalım, ister “Avrasya’da Yeni Dengeler”; Türkiye bu yeni uluslararası ortamda “ulusal çıkarını” çoğaltmak için alternatif stratejiler üretmek zorunda. Ne kadar ilginç ki, bölgesel gerçeklikler Türkiye’ye Kemalist bağlamlı bir dış politika anlayışını başarılı bir Avrasya politikasının anahtar unsuru olarak dayatıyor. Tam da Türkiye’de bir ideoloji olarak Kemalizm’le ilgili tüm bağlantı noktalarının altları oyulurken…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Tanıtım Yazısından)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-2859961895157485986?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/2859961895157485986/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=2859961895157485986' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/2859961895157485986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/2859961895157485986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/09/utku-yapicinin-yeni-kitabi-ikti.html' title='UTKU YAPICI&apos;NIN &quot;YENİ SOĞUK SAVAŞ&quot; BAŞLIKLI KİTABI BAŞLIK YAYINLARINDAN ÇIKTI...'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/RyX1-wmUIZI/AAAAAAAAAJw/D4Payu2ITnk/s72-c/basl%C4%B1k.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-4447326096622035241</id><published>2007-09-13T07:12:00.000-07:00</published><updated>2008-01-22T08:00:05.140-08:00</updated><title type='text'>Utku Yapıcı'nın 38. ICANAS Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi'nde Sunduğu Bildirinin Özeti</title><content type='html'>&lt;strong&gt;UKRAYNA-NATO İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL ANALİZİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖZET&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ukrayna-NATO ilişkileri Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte oldukça önemli gelişmeler göstermiştir. Ukrayna 1991 yılında NATO Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi’ne, 1994’te Barış İçin Ortaklık Programı’na katılmış, 1997’de Ukrayna-NATO arasındaki yeni ortaklığı ortaya koyan “Ayrıcalıklı Ortaklık Şartı” imzalanmış, 2002 yılında Ukrayna  NATO’ya üye olma amacını açık bir biçimde deklare etmiş, Ukrayna ile NATO arasında bir Eylem Planı hazırlanmıştır. Ancak Ukrayna-NATO ilişkilerini sınırlayan pek çok etken mevcuttur. Birincisi, Rusya Federasyonu; Ukrayna ile olan tarihsel, demografik, politik ve ekonomik bağları ve bu ülke üzerinde sahip olduğu Sivastapol üssü ile Ukrayna-NATO ilişkilerini sınırlandırma potansiyeline sahip bir faktör olarak değerlendirilebilir. İkincisi, Ukrayna’nın iç politik yaşamında, “Avrasyacı” ve “Atlantikçi” akımların etkinlik düzeyi, Ukrayna-NATO ilişkilerinin geleceğini temelden etkileyecektir. Üçüncüsü ve en tartışmalı olanı, Ukrayna-AB ilişkilerinin Ukrayna-NATO ilişkileri üzerindeki etkisidir. Ukrayna’nın bu iki örgüt ile ilişkilerinin gelişimi bir açıdan birbirini tamamlayıcı olarak değerlendirilse de, Ukrayna-AB ilişkilerindeki tıkanmalar, Ukrayna politik yaşamında “hayal kırıklığına uğramış merkezcilerin” sayı ve etkinlik düzeyini arttırabilecek, bu durum ise Ukrayna-NATO ilişkilerini olumsuz yönde etkileyebilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABSTRACT&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ukraine-NATO relations have gained much progress starting from the collapse of the Soviet Union. Ukraine joined North Atlantic Cooperation Council in 1991 and the Partnership for Peace in 1998. The allies and Ukraine formally signed the Charter on Distinctive Partnership in 1997. In 2002, Ukraine declared its goal of eventual NATO membership and NATO-Ukraine Action Plan was adopted. However, there are also some factors which have the potential to limit the Ukraine-NATO relations. Firstly, because of its historical, demographic, political and economic ties with Ukraine and its Sevastopol base in Ukraine, Russian Federation should be regarded as a factor that have the potential to limit Ukraine-NATO relations. Secondly, the functioning levels of Eurasianists and Atlanticists in Ukraine would affect the future of the Ukraine-NATO relations. A third and most controversial one is the effect of Ukraine-EU relations on Ukraine NATO relations. Improvement of Ukranian relations with both NATO and EU should be regarded as complementary processes. However, the deterioration of relations between Ukraine and EU should increase the number and strength of “disappointed centralists”, which should downgrade Ukraine-NATO relations.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anahtar Kelimeler: Ukrayna, NATO, KAİK, BİO, Ayrıcalıklı Ortaklık Şartı, Eylem Planları, Rusya Federasyonu, Avrupa Birliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keywords: Ukraine, NATO, Euro-Atlantic Partnership Council, Partnership for Peace, Charter on a Distinctive Partnership, Action Plans, Russian Federation, European Union.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-4447326096622035241?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/4447326096622035241/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=4447326096622035241' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4447326096622035241'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4447326096622035241'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/09/utku-yapcnn-38-icanas-uluslararas-asya.html' title='Utku Yapıcı&apos;nın 38. ICANAS Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi&apos;nde Sunduğu Bildirinin Özeti'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-3225678254117474632</id><published>2007-09-03T01:55:00.000-07:00</published><updated>2008-01-22T07:58:06.004-08:00</updated><title type='text'>KAZAKİSTAN SEÇİMLERİ -MERVE İREM YAPICI ve UTKU YAPICI</title><content type='html'>Merve İrem Yapıcı ve Utku Yapıcı'nın Kazakistan seçimleri konusundaki izlenimlerini aktardıkları makaleleri 3 Eylül 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin Strateji ekinde...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-3225678254117474632?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/3225678254117474632/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=3225678254117474632' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/3225678254117474632'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/3225678254117474632'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/09/kazakistan-seimleri-merve-irem-yapici.html' title='KAZAKİSTAN SEÇİMLERİ -MERVE İREM YAPICI ve UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-962772718267909563</id><published>2007-08-04T02:06:00.000-07:00</published><updated>2008-01-22T07:58:56.225-08:00</updated><title type='text'>14 NİSAN YOLUNDA NEREYE GİDİYORUZ? UTKU YAPICI</title><content type='html'>Utku Yapıcı'nın "14 Nisan Yolunda Nereye Gidiyoruz?" başlıklı makalesi İlk Kurşun dergisinin 19. sayısında...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-962772718267909563?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/962772718267909563/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=962772718267909563' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/962772718267909563'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/962772718267909563'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/08/14-nisan-yolunda-nereye-gidiyoruz-utku.html' title='14 NİSAN YOLUNDA NEREYE GİDİYORUZ? UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-6090280181298879974</id><published>2007-07-17T04:50:00.000-07:00</published><updated>2007-07-17T04:59:00.942-07:00</updated><title type='text'>PUTİN'İN AVRASYA STRATEJİSİNDEKİ GELİŞMELER VE ÇİN - UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rpyu43kU42I/AAAAAAAAAHY/Y6RU9FlFUGQ/s1600-h/2.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rpyu43kU42I/AAAAAAAAAHY/Y6RU9FlFUGQ/s400/2.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5088133971034039138" /&gt;&lt;/a&gt;Utku YAPICI'nin Rus-Çin ilişkilerini değerlendirdiği yeni makalesi Jeopolitik dergisinin Temmuz 2007 sayısında...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-6090280181298879974?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/6090280181298879974/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=6090280181298879974' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/6090280181298879974'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/6090280181298879974'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/07/putinin-avrasya-stratejisi-ve-in.html' title='PUTİN&apos;İN AVRASYA STRATEJİSİNDEKİ GELİŞMELER VE ÇİN - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rpyu43kU42I/AAAAAAAAAHY/Y6RU9FlFUGQ/s72-c/2.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-8113777358849686234</id><published>2007-06-26T11:11:00.000-07:00</published><updated>2009-01-08T03:37:42.615-08:00</updated><title type='text'>14 NİSAN SONRASI TOPLUMSAL PRATİK ve KEMALİZM - UTKU YAPICI</title><content type='html'>Utku Yapıcı'nın 14 Nisan Sonrası Toplumsal Pratik ve Kemalizm" başlıklı makalesi İlk Kurşun dergisinin Haziran 2007 sayısında...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-8113777358849686234?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/8113777358849686234/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=8113777358849686234' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/8113777358849686234'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/8113777358849686234'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/06/14-nisan-sonrasi-toplumsal-pratik-ve.html' title='14 NİSAN SONRASI TOPLUMSAL PRATİK ve KEMALİZM - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-9083179086442601390</id><published>2007-06-18T07:36:00.001-07:00</published><updated>2007-06-19T06:53:10.891-07:00</updated><title type='text'>BAĞIMSIZ AVRASYA POLİTİKASI - UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rnffth2k4vI/AAAAAAAAAGQ/-H7iR2CmUeg/s1600-h/22.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rnffth2k4vI/AAAAAAAAAGQ/-H7iR2CmUeg/s400/22.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5077773078157910770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayfalarda yer bulan “Çıkar Tasarımlı Ulusalcılık” başlıklı çalışmamızda (Cumhuriyet Strateji, 7 Mayıs 2007, S.149, ss. 4,5) küresel çağda bağlamı Kemalist ideoloji olan yeni ve alternatif bir dış politika teorisi geliştirme yolunda bir denemeye girişmiştik. Kemalizm’in eylemsel ve ideolojik kökenlerince şekillenecek bir dış politika yaklaşımının  küresel çağda izolasyonist değil emperyalizm karşıtı, barışçı ve bölgesel işbirliği mekanizmaları yaratıcı bir aktif konumlanışı ortaya çıkaracağını savlamıştık. Bu çalışmamızda ise, temel ilkelerini ortaya koyduğumuz Kemalist dış politika paradigmasından yola çıkarak Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrasya coğrafyasına yönelik Türk dış politikasını 4 noktada değerlendireceğiz. Bölgeye yönelik alternatif bir yaklaşım ortaya koyacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 1. Dış Politikayı Yöneten Üst Bağlılık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sovyetler Birliği dağıldığında Türk dış politikasının temel ekseni Batı idi. Dolayısıyla Sovyetler Birliği’nin dağılması, (zaman zaman içeriği değişen) “Batı” ile ilişkileri merkeze alarak küresel ve bölgesel gelişmeleri değerlendiren mantıkla okundu. Önce Sovyetler Birliği’nin dağılmasının Türkiye’nin Batı açısından taşıdığı stratejik ve askeri değerin azalmasına yol açacağı fikri işlendi. Bu fikir aynı yöndeki endişeyle birlikte sunuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koşullar değiştikçe ve zaman geçtikçe, Sovyet sonrası coğrafya Türk dış politika yapıcıları tarafından bir fırsat alanı olarak değerlendirilmeye başlandı. Ancak bu yorum değişikliği, bir mantık değişikliği demek değildi. Bu kez Türkiye Batı gözünde Soğuk Savaş sonrasında kaybettiği stratejik önemini yeniden kazanabilmek için; yani bizzat Batı ile olan ilişkilerinde kullanmak üzere Orta Asya ve Kafkasya’ya yöneliyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu demek oluyor ki Sovyet sonrası coğrafyayla ilişkilere yanlış bir mantıkla başlandı. Yanlış mantık, Batı’ya dönük bir üst bağlılıkla biçimleniyordu. Batı’yla ilişkiler prizmasından bakarak bölgesel politikalar üretilmesinden kaynaklanıyordu. Bu yanlış mantık zaman zaman edilgen bir bölge politikasını zaman zaman da ölçüsüz bir etkinliği zorunlu kılıyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 2. Dış Politika İlkeleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Türkiye’nin Orta Asya ve Kafkasya politikasını yöneten üst bağlılıklar, bölgeye yönelik dış politika ilkelerini de şekillendirdi. Sovyet sonrası coğrafyanın politik, ekonomik ve sosyolojik gerçeklikleri konusunda yeterince bilgi ve vizyon sahibi olunmamasının da etkisiyle bu bölgeye yönelik dış politika ilkelerinin saptanması gayriresmi olarak “Batı’ya” bırakıldı. Hatta Türkiye’nin bölgeye yönelik temel dış politika ilkesini oluşturan “modellik misyonu” ve bu misyonun içeriği Batı tarafından şekillendirildi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İlk olarak dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Douglas Hurd, Nisan 1992’de Türkiye’ye yaptığı resmi gezi sırasında Türkiye’nin eski SSCB coğrafyasında oynaması gereken önemli bir rol olduğunu söyledi. 1992 yılı Mart ayında Federal Almanya Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu Başkan Yardımcısı Hans Koschnik, Orta Asya cumhuriyetlerine Türkiye’nin bir model olduğunu ileri sürdü. Benzeri bir açıklama Haziran 1992’de Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Catherine Lalumiere’den geldi. Lalumiere, Türkiye’nin yeni bağımsız olan birçok Asya ülkesi için geçerli bir model oluşturduğunu söyledi.(2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Türkiye Batı’dan gelen desteğin etkisiyle model olmayı bölgeye yönelik temel dış politika ilkesi ve gayesi haline getirdi. Kısa zamanda kendini bölgeye bir “big brother” (ağabey) olarak sundu. Bir başka “ağabeyin” baskısından yeni kurtulmuş bölge ülkelerinin yeni bir ağabeye ne şekilde yaklaşacaklarını sorgulamadı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin kötü yanı modelliğin ilkelerinin de yine Batı tarafından belirlenmesiydi. Bu ilkeler görünürde laiklik, demokrasi ve Pazar ekonomisi olarak sunulmaktaydı. Ancak laiklik, özellikle Türkiye’ye ‘modellik’ misyonunu yüklemeye çalışan ABD tarafından sadece görünürde bulunması gerekli bir özellik olarak savunulmaktaydı. Asıl istenen (Batı çıkarlarına karşı) ılımlı İslamı kurumsallaştırmaktı. Böylelikle aslında modelliğin içeriğini oluşturan diğer iki ilke de yeniden biçimleniyordu. “Ilımlı İslam” üzerinden okunan yani çarpıtılan laiklik, demokrasiyi de laik bağlamından; aslında yeşerebileceği yegane bağlamdan koparıyordu. Diğer taraftan yine “Ilımlı İslam” ile kol kola giden bir Pazar ekonomisi, Batı çıkarlarına karşı hareket edebilecek her tür yerli sermaye birikiminin ve devletçi önlemlerin oluşum sürecini baltalıyordu. Aslında modelliğin ürettiği şey Batı’ya bağımlılıktan başka bir şey değildi. Türkiye, bir model olarak büyük ölçüde bir aracılıkla yetinmekteydi...&lt;br /&gt; 3. Dış Politika Araçları &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Türkiye’nin bu süreçte kullandığı dış politika araçları, dış politikayı yöneten üst bağlılıkların ve sunulan dış politika ilkelerinin gerektirdiği araçlar oldu. Bölgeye yönelik Türk dış politikasını yöneten üst bağlılık Batı, temel ilkeler model olma arayışı, Ilımlı İslam, Ilımlı İslam’ın gelişmesine uygun bir demokrasi düşüncesi ve Pazar ekonomisi olduğundan, Türkiye’nin dış politika araçları da bu ilkelerle uyum sorunu yaşamayacak araçlar oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Bu araçlara sahip olma adına Türk dış politikası şekillendirilirken, eşzamanlı olarak Türk politik ve ekonomik yaşamı da şekillendirildi. Çünkü öncelikle “modelin” kalıba uyması gerekiyordu. “Batı çıkarlarına karşı ılımlılık” öncelikle “modelde” kurumsallaştırılmalıydı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Böyle bir “ılımlılaştırma” sürecinin temel aracı, “dinsel unsurların” kullanımıydı. Bu yolda, Batı çıkarlarına karşı ılımlı, Türk İslam sentezi yaklaşımını benimsemiş unsurlar popüler kültürün aklayıcılığından geçirilerek yeniden tanımlandılar. Yönetim kadrolarınca teşvik edilip yeniden üretildiler. 1980 ihtilali sonrasında Türkiye’de oluşan iç siyasal yapının İslamcı kimliğin politizasyonu yönündeki gayretlerinin Batıcı paradigmayla kesişmesinin 1990’lardaki bir sonucu olarak “Ilımlı İslam” temel dış politika ilkesi haline taşınırken, bu anlayış kendi araçlarını yarattı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Dinsel unsurların kullanımı genelde “Ilımlı İslam” gömleğini giymiş ve eğitim alanına el atmış tarikatlar vasıtasıyla gerçekleştirildi. Tarikat yapıları, sivil toplum örgütleri olarak sunularak, demokrasinin temel unsuru olan sivil toplumun içi de boşaltılmış oldu. Böylelikle laiklik bağlamından kopartılmış bir demokrasi evreninde Batı çıkarlarına karşı ılımlı yeni nesiller yaratma misyonu Türkiye merkezli görünen (ama  doğaları gereği olamayan) sivil toplum örgütü olarak aklanan (!) yapıların etkinliklerine bağlandı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalist bağlamından kopartılıp, çarpıtılarak üretilen “heykel Atatürkçülüğü” mantığı ılımlı İslam’ın eğitim kurumlarında aynen benimsendi. Böylelikle 1923-1938 uygulamasının kodlarından kopan rejim ile iç bağlar da (takiyeci biçimde) kurulmuş oldu. Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti düzleminde meşruiyetin ikinci kaynağı olarak değerlendirilen Türkçe araçlaştırıldı. Oysa bu tarikat okullarının tedrisatından geçenlere Türkçe ile eşzamanlı olarak (ve çok daha yoğun bir biçimde) İngilizce de öğretiliyordu. Türkçe sadece, Türkiye’ye yönelik bir “vitrin çalışmasından” ibaretti. Dilsel çeşitlilik ve çağa ayak uydurma görüntüsü arkasında gizli esas dönüşüm yeni bir insan tipi yaratma noktasındaydı. Dinsel dogmalarla uyuşturulmuş, Batı çıkarlarına karşı ılımlılaştırılmış yeni bir insan tipi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Türkçe’nin bu yönlü bir araçlaştırmaya tabi tutulması, Türkçe’nin bölge ile olan ilişkilerdeki zayıflığının farkına varılması süreciyle kesişti. Tıpkı 1849’da Prag’da toplanan Pan-Slavik Kongre’de farklı Slav dillerini konuşan grupların birbirlerini anlayamamaları nedeniyle Almanca’yı kongre dili haline getirmeleri gibi (3) Türkçe Konuşan Ülkeler Zirve Toplantıları’nda birçok Orta Asya devleti devlet başkanının Rusça konuşması, Türk dış politika yapıcılarında Türkçe merkezli girişimlere destek görüşünü büyüttü. Bu görüşten yararlananlar ise “Türkçe öğretme” misyonuyla bölgeye sızan, ama özde öğrettikleri Ilımlı İslam olan tarikatlar oldu… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 3. Dış Politik Sonuçlar &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yukarıda aktarıldığımız biçimde bir üst bağlılık güdümünde, bu üst bağlılığın gerektirdiği ilke ve araçlarla yürütülen bölge politikası ne yazık ki, Türkiye adına olumlu sonuçlar doğuramadı. Bölge ülkelerinin bir çoğunda Türkiye imajı ciddi biçimde zarar gördü. Dinsel ve etnik unsurların dış politika yapım sürecinde kullanılması, bu unsurlarla uyuşmayan devlet yönetimlerinde tedirginlik yaratmakla kalmadı, bu unsurlarla uyuşabilecek bölge ülkelerinde bile merkezkaç etkilerini güçlendirdikleri gerekçesiyle tepkiyle karşılandı. “Ilımlı İslam” modelinin arkasında ABD gibi “daha büyük ağabeyin” varlığının bölge yönetimlerince anlaşılması ve ilk başta Rusya karşısında dengeleyici olma adına olumnanan bu gücün “demokratik müdahaleleri”nin (!) artması, bölge yönetimlerinde Türkiye konusunda bir “güven sorunu” yarattı… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Nasıl Bir Avrasya Stratejisi, Nasıl Bir Model?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yeni bir Avrasya stratejisi yeni bir model arayışını gerektirmektedir. Yani Türkiye bölgeye bir model olarak önerilebilir; önerilmelidir. Ancak bu model, bölgesel barışı, güveni ve kalkınmayı sağlayacak bir model olmalıdır. Türkiye eğer bir model olacaksa, Cumhuriyet değerlerinin dönüştürülmesi neticesinde dayatılan “Ilımlı İslam” kimliğiyle değil, bütünleştirici, barış mekanizmaları yaratıcı, sömürü karşısında özgürleştirici, çağdaşlaştırıcı, laik Kemalist kimliğiyle model olmalıdır. Kuşkusuz böyle bir modeli yaratma iradesi, Türkiye’nin Kemalizm yolunda içsel dönüşümleri gerçekleştirmesi ile eşzamanlı olarak gelişecektir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu noktadan hareketle, “Ilımlı İslam modeli”nin iflasından dersler çıkartarak ürettiğimiz yeni modelin Avrasya stratejisini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. Modelimiz, dış politikayı yöneten ve yukarıda aktarılan tüm üst bağlılıklardan sıyrılmış olmalıdır. Bağımsız olmalıdır.  &lt;br /&gt;b. Modelimiz, daha öncekinin aksine bir “ağabeylik” kompleksiyle dayatılmamalıdır. Özgürleştirici olmalıdır.&lt;br /&gt;c. Modelimiz devletler arası eşitlik ilkesi temelinde yükselmelidir. Her tür sömürüyü, eşitsizliği dışlamalıdır. Emperyalizm karşıtı bir içeriğe sahip olmalıdır. &lt;br /&gt;d. Modelimiz; etnik, dinsel yahut mezhepsel bir temeli dışlamalıdır. Bu etkenlerin harekete geçirici potansiyellerinden çıkar sağlama kolaycılığına düşmemelidir. &lt;br /&gt;e. Modelimiz; “Ilımlı İslam”ın emperyalizm konusundaki misyonu karşısında laikliği göstermelik bir ilke olarak değil, ulusal egemenlik adına temel ve vazgeçilmez ilke olarak sunmalıdır. &lt;br /&gt;f. Modelimiz; bölgesel işbirliği mekanizmaları yaratıcı olmalıdır. &lt;br /&gt;g. Modelimiz sadece Orta Asya ve Kafkasya coğrafyasının Müslüman nüfusu yoğun devletlerine hitaben sunulmamalıdır. Coğrafi kapsam alanı tüm Avrasya coğrafyası olmalıdır. Böyle bir kapsam alanına ulaşmanın yolu a, b, c, d, e ve f maddelerini sahiplenmekten geçmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden Kemalist Model?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkça görülmektedir ki, bizim Avrasya coğrafyasına önerdiğimiz model Kemalist modeldir. Çünkü Kemalist model öncelikli olarak şu noktalarda Avrasya’nın sorunlarına cevaplar bulmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a. Etnik, dinsel, yahut mezhepsel çatışmaların çözümü: Avrasya birçok etnik, dinsel ve mezhepsel grubun yan yana yeraldığı bir büyük coğrafyadır. Bu coğrafyanın hemen hemen bütün devletleri etnik yahut dinsel boyutlu parçalanma tehditleriyle karşı karşıyadır. Politika arenası, Ukrayna, Kazakistan, Gürcistan’da keskin bir biçimde; Özbekistan, Rusya Federasyonu ve Baltık ülkelerinde ise giderek artan bir belirginlikte etnik yahut dinsel hatlar boyunca üretilme yolundadır. Böyle bir duruma karşıtlık konusunda Kemalizm’in millet tanımı önemli bir yol göstericidir. Mustafa Kemal Atatürk “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek etnik, dinsel ve mezhepsel kökenli bölünmeleri politika yapım sürecinin dışına itmiştir. Benzer bir millet tanımı, küresel çağda hemen her Avrasya ülkesinde istikrar ve bütünlük adına gereklidir. Etnik milliyetçiliklerle dinsel referansları birbiriyle yarıştırmak, küresel süreçte ayakta kalma adına çözüm değildir. Mustafa Kemal’in millet tanımı, hem iç hem de dış politikada barışı sağlama ve emperyalist sızmaları engelleme adına işte bu yüzden önemlidir.&lt;br /&gt;b. Tam bağımsızlığı sağlama ve çağdaşlaşma: Avrasya ülkelerinin birçoğu bağımsızlık ve egemenliklerinin genelde sözde kalmasının sıkıntılarını çekmektedirler. Bu nedenle de çağdaşlaşma hedefine bir türlü ulaşamamaktadırlar. Bir taraftan Batı ve Batı’nın Soros gibi aracılarının tetiklediği ayrılıkçılık ve Batı çıkarlarına karşı ılımlılık demokrasiyi araçlaştırarak bölgeye sızabilmektedir. Diğer taraftan Rusya Federasyonu, Rus diyasporası ve boru hatları diplomasisi yollarıyla bölge hakimiyetini güçlendirmektedir. Bu ikili yapı, gerek bölge devletleri yönetimlerini, gerekse bölgedeki etnik, dinsel yahut mezhepsel grupları üst bağlılıklarla şekillenen dış bağlantı arayıcılığına sürüklemektedir. Bu süreçte eşzamanlı gelişen Rusya ve ABD yayılmacılığından duyulan endişe, bölge devletlerinden birçoğunu “ağabeyler arasında” bir denge oyunu oynamaya yöneltmiştir. Bazı bölge devletleri de “ağabeylerden biriyle” özel ilişkiler kurarak ayakta kalmaya çalışmıştır. Ancak izlenen bu yanlış stratejiler nedeniyle istikrarsızlıklar daha da büyümüştür. &lt;br /&gt;Örneğin Estonya devlet yönetiminin etnik milliyetçi siyaseti konusunda Avrupa Birliği’nden destek bulması Estonya’nın bütünleşme sorununu büyütmektedir. Katolik kilisesinin Katolik Batı Ukrayna radikallerine desteği, Rusya’nın özellikle Ukrayna, Moldova, Estonya ve Kazakistan’da Rus diasporası üzerinden siyaseti kurumsallaştırması, Polonya’nın ve Polonya aracılığıyla ABD’nin Ukrayna sorununa müdahil olması, Soros’un etnik ayrımcılığı demokrasi kisvesi altında körüklemesi, ABD’nin NATO destekli dönüşüm programları, Ermeni diyasporasının etnik milliyetçilik siyasetinin Ermenistan’ı bir çözümsüzlük ülkesi haline getirmesi hep bu dış bağlantıların etkisine örnektir. Kemalizm, ürettiği çıkar tasarımlı ulusalcılık yaklaşımı ve bu yaklaşımın uygulanması için bir gereklilik olan ulusal bir ekonomi ve kalkınma programıyla, Türkiye’yi Türkiye’den yönetmenin düşünsel ve altyapısal koşullarını sağlar. Aynı mantığın tüm bölge devletlerinin politika yapım süreçlerine yerleşmesi bölgesel sorunların çözümünde en önemli noktalardan biri olacaktır. Dış etkinin sınırlanması barış için bir diğer gerekliliktir… &lt;br /&gt;c. Barışçı Dış Politika İlkelerini Kurumsallaştırma: Özelikle üretilen etnik ve dinsel milliyetçilikler, devlet politikası haline gelince çatışma dış politika sahnesine de taşınabilmektedir. Ermeni-Azeri sorunu bu çerçevede değerlendirilebilir. Kuşkusuz barış böyle bir mantıkla kurulamaz. Barış, Mustafa Kemal Atatürk’ün devletler arası işbirliği mekanizmaları yaratıcı, saldırgan ve irredentist olmayan, barışçı, eşitlikçi ve emperyalizm karşıtı dış politikasının Avrasya coğrafyasında da sahiplenilmesini sağlayarak kurulur. &lt;br /&gt;d. Laikliği Güvence Altına Alma: “Ilımlı İslam” Avrasya coğrafyasında zorunlu olarak Batı çıkarlarını üretmektedir. Laiklik, iç barışın sigortasıyken küresel çağda sürpriz bir biçimde emperyalist sızmalara karşı çıkma konusunda da önemli hale gelmektedir. “Ilımlı İslam” kisvesiyle bölgeye sızan emperyalizmle mücadelede savunulacak en önemli ilkelerden biri Kemalizm’in laiklik anlayışıdır. Laiklik aynı zamanda gerçek demokrasinin de sigortasıdır. Fundamentalizmin zorbalığı karşısında barışın sigortasıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkça görülmektedir ki “nasıl bir Avrasya stratejisi” ve “nasıl bir Avrasya” soruları “nasıl bir Türkiye” sorusuyla kesişmektedir. O halde hem Türkiye’nin Avrasya stratejisi hem de Türkiye ve Avrasya’nın geleceği için öncelikli olarak şu soru sorulmalıdır: Ilımlı İslam ya da aynı öze sahip başka “yeni sıfatlarla” Batı çıkarlarına karşı ılımlılığın gelişmesine katkı sağlayacak bir Türkiye mi, tam bağımsız Mustafa Kemal Türkiyesi mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dipnotlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1)Philip ROBINS, “Turkey’s Ostpolitik – Relations with the Central Asian States”, (der). David MENASHRI, Central Asia Meets The Middle East, Frank Cass, Londra, 1997, ss.135,136.&lt;br /&gt;(2) Andrew MANGO, “The Turkish Model”, Middle Eastern Studies, Cilt:29, Sayı:4, Ekim 1993, s.726. &lt;br /&gt;(3)Carlton J. H. HAYES, “Milliyetçilik: Bir Din”, İstanbul, İz Yayıncılık, 1995, s. 106.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Cumhuriyet Strateji, 18 Haziran 2005, ss. 4,5)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-9083179086442601390?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/9083179086442601390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=9083179086442601390' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/9083179086442601390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/9083179086442601390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/06/baimsiz-avrasya-politikasi-utku-yapici.html' title='BAĞIMSIZ AVRASYA POLİTİKASI - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rnffth2k4vI/AAAAAAAAAGQ/-H7iR2CmUeg/s72-c/22.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-700586476827115091</id><published>2007-05-07T03:20:00.000-07:00</published><updated>2007-05-07T03:26:27.306-07:00</updated><title type='text'>ÇIKAR TASARIMLI ULUSALCILIK - UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rj7-wvC3ZbI/AAAAAAAAAGA/xvUY17r5rbE/s1600-h/j040100.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rj7-wvC3ZbI/AAAAAAAAAGA/xvUY17r5rbE/s400/j040100.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5061763144426677682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rj7-ofC3ZaI/AAAAAAAAAF4/AIVSBOEGaTg/s1600-h/ads%C4%B1z.bmp"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rj7-ofC3ZaI/AAAAAAAAAF4/AIVSBOEGaTg/s400/ads%C4%B1z.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5061763002692756898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İdeoloji en basit olarak ulus içi ve uluslararası ilişkileri etkileyen, bu iki ilişki türünü biçimlendiren dinamik öğeler olarak tanımlanabilir. İdeoloji, siyasi ve toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin ya da  bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral, estetik düşünceler bütünüdür. Dünyanın bütünsel algısını kendine veri eden bir dünya görüşüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalizm, yukarıda aktardığımız özellikleri taşıması nedeniyle bir ideoloji olarak değerlendirilmelidir. Kemalizm, gerek düşünsel ilkelerinden gerekse eylemsel kökeninden süzülerek biçimlenen ideolojik konumlanışıyla dogmatik ve ütopik olmayan bir dünya görüşü yaratmıştır. Bu ideoloji, Kurtuluş Savaşı’yla sembolize edilen “yurt kurtarma eyleminden” doğmuş, Cumhuriyet döneminde düşünsel ilkeleri ve süregelen eylemsel pratiği vasıtalarıyla geliştirilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kuşkusuz yaşadığımız küresel çağ, Kemalist ideolojinin biçimlendiği 1919-1938 arası dönemdeki uluslararası düzenin gerçekliklerinden önemli farklılıklar göstermektedir. Ancak bu durum, küresel çağda Kemalizm’in ne yönde bir dış politika yaklaşımına işaret edeceği konusunda sessiz kalmamızı gerektirmez. İçinde bulunduğumuz yılların gerçekliklerinin 1919-1938 arası dönemdeki öncülleri karşısında Kemalist konumlanış, bize küresel çağda Kemalist seçeneğin ne olduğu konusunda yol gösterecektir. Bu çalışmadaki temel amacımız, Kemalizm’in yöneten ideoloji konumunda olduğu yıllardaki yönetim ve dış politika anlayışından yola çıkarak, küresel çağın gerçeklikleri karşısında Kemalist seçeneğin temel ilkelerini ortaya koymaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu çerçevede ilk söyleyeceğimiz söz tartışma konumuz Kemalist dış politikanın Kemalist yönetim anlayışından bağımsız olarak ancak sınırlı bir biçimde savunulabileceğidir. Bir başka ifadeyle, iç politika, ekonomi, eğitim, sanayi, savunma, bilişim vb. özellikle küresel çağda, dış politikayı doğrudan şekillendiren faktörlerdir. Kemalist bağlamlı borca değil üretime dayanan ulusal bir ekonomi modeli, ulusal kalkınma ve savunma programı, ulusal eğitim yaklaşımı; Kemalist dış politikanın uygulanmasını sağlayacak faktörlerdir. Böyle bir yönetim ve kalkınma modelini sahiplenmemek, ulusalcı bir dış politika yaklaşımının güçlü bir biçimde seslendirilmesini imkansız kılar. Dolayısıyla, Kemalist dış politika ile Kemalist bağlamlı bir yönetim ve kalkınma anlayışı arasındaki içsel bağlantıların farkında olmamız gerekmektedir. Yapılması gereken, Kemalizm’i yeniden yöneten ideoloji haline getirme yönündeki içsel dönüşümleri gerçekleştirme yönünde stratejiler oluşturmak, eş zamanlı olarak da Kemalist dış politika seçeneğini küresel gerçeklikler karşısında yeniden alternatif haline getirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalist ideolojinin, Kemalist dış politika için oldukça önemli olan özelliklerinden söz ederek sohbetimize devam edelim. Birincisi, Kemalizm’in “yurt kurtarma eyleminden” kaynaklanıyor olmasıdır. Bu demek oluyor ki, bir ideoloji olarak Kemalizm, küresel çağda da yurt kurtarma misyonunun gerektirdiği anti-emperyalist duruşu dış politika yaklaşımlarının merkezine oturtmak durumundadır. Emperyalist ortağı/taşeronu bir dış politika yaklaşımını “reaktif” değil “proaktif”  olma adına savunmak, “pazarlamacı” yaklaşımlarla dış politika yürütmek, Kemalist dış politika yaklaşımının küresel çağda karşı olacağı en temel noktalardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalist ideolojinin Kemalist dış politika için önemli ikinci özelliği yarattığı millet tanımıdır. “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti” demek yoluyla Mustafa Kemal Atatürk, dışlayıcı değil birleştirici, ırkçı değil toplumcu bir milliyetçilik anlayışını kurumsallaştırmıştır. Böyle bir millet tasarımının sonuçları Türk dış politikasında da görülmüştür. Türk dış politikasında Kemalist uygulama, kendi kurduğu millet tanımının benzerini oluşturma hakkını “soydaşlarının” yaşadığı devletlere de tanıyan, diğer devletlerin ülkesel bütünlüğüne saygı gösterme üzerine kurulu, irredentizme pirim vermeyen bir zeminde şekillenmiştir. Etnik, dinsel ve mezhepsel kimliklerin, büyük güçlerin dış politik hedefleri çerçevesinde araçsallaştırıldığı günümüzde, Kemalizm’in bu niteliği gerek ulusal gerekse uluslararası alanda barışı sağlamanın sigortasıdır. Türkiye bölgeye bir model olacaksa, yarattığı millet tanımıyla model olmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Kemalist ideolojinin yarattığı millet tanımıyla da bağlantılı ve Kemalist dış politika için önemli üçüncü özelliği geliştirdiği ulusal modeldir.  Bu model bir taraftan dil ve fikir emperyalizmine karşıtlıktan beslenen bir “ulusal” eğitimi diğer taraftan da çıkar tasarımlarında ulusalcılığı içermektedir. Çıkar tasarımlarında ulusalcılık, hem Kemalist yönetim anlayışının hem de Kemalist dış politikanın olmazsa olmazıdır. Mustafa Kemal Atatürk bu konuda şunları söylüyor: “Efendiler!...Yüzyıllardan beri Türkiye’yi idare edenler çok şey düşünmüşlerdir; fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye’yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir tarzda telâfi edebiliriz: O da artık Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmemek.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Cilt:2, 2.Baskı, Ankara, 1950, s.180.) Küresel süreçte Atatürk’ün sözü ettiği “çıkar tasarımlarında ulusalcılık” dış politikayı şekillendiren her etmen açısından oldukça önemlidir. Yarattıkları dış politika stratejileri (!) ABD ve AB’nin ezberlettiklerini aşamayan bir entelektüel kesim ve “etki ajanlıklarıyla” ülke dış politikasını şekillendirenler tarafından oluşturulan çıkar tasarımları ne yazık ki doğaları gereği “ulusalcı” olamamaktadır. Yapılması gereken, Türkiye’de Türkiye’den başka bir şey düşünmeyen” bir anlayışı çeşitli yollarla Türk dış politikası yapım süreçlerine yeniden yerleştirmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalist ideolojinin Kemalist dış politika için önemli dördüncü özelliği sahip olduğu laiklik ilkesidir. Bu ilkenin dış politika üretim süreçlerinde sahiplenilmesi, özellikle “ılımlı-İslam” ve “yeni Osmanlıcılık” yaklaşımlarının terk edilmesi anlamına gelecek ve bu iki yaklaşım çerçevesinde zorunlu olarak yeniden üretilen “ABD çıkarlarına karşı ılımlılık” dış politika yapım sürecinde dışlanmış olacaktır. Bu demek oluyor ki, küresel çağda laiklik (sürpriz bir biçimde) bir taraftan ülkesel bütünlüğümüzün, diğer taraftan bağımsızlıkçı, anti emperyalist ve barışçı dış politikamızın anahtar unsuru olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalist ideolojinin Kemalist dış politika için önemli beşinci özelliği yarattığı Kemalist bağlamlı çağdaşlaşma fikridir. Kemalist bağlamlı çağdaşlaşma Tanzimat batılılaşmasının aksine bir coğrafi yönü kutsama üzerine kurulmaz. Kemalist bağlamlı çağdaşlaşma, Tanzimat batılılaşmasının aksine çok uluslu bir ümmet imparatorluğunda beliren işbirlikçi batıcılık değildir. Uluslaşmış bir ülkede kendini gösteren bilinçli çağdaşlaşmadır. Batıya rağmen çağdaşlaşmadır. Dolayısıyla, bu yönde bir temel hedefin dış politika yaklaşımlarını da şekillendirmesi kaçınılmazdır. Kemalist çağdaşlaşma Batıcılığa, batı çıkarlarına teslim olmaya indirgenemez. Aksine, Kemalist bağlamlı çağdaşlaşma küresel çağda da ulusal çıkara dayalı “onurlu” bir dış politikayı zorunlu kılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalist ideolojinin yapısından kaynaklanan bu beş özellik, Kemalizm’in diğer düşünsel ilkeleri ve eylemsel kökeni Kemalist dış politika uygulamasının içeriğini belirlemiştir. Sonuç olarak, Kemalist dış politika uygulaması, saldırgan ve ırkçı değil dengeli ve barışçı, izolasyonist değil bölgesel işbirliği mekanizmaları yaratıcı, emperyalist ya da emperyalist ortağı değil emperyalist karşıtı ve eşitlikçi, himaye yandaşı değil mutlak egemenlik savunucusu, dinci değil laik bir uygulama biçimini almıştır.    &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalist dış politikanın barışçılığının mantığı Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözlerinden anlaşılabilir: “İnsan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar bütün cihan milletlerinin huzur ve refahını da düşünmeli ve kendi milletinin saadetine ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin saadetine hadim olmaya elinden geldiği kadar çalışmalıdır. Çünkü dünya milletlerinin saadetine çalışmak diğer bir yoldan kendi huzur ve saadetine çalışmaktır….En uzakta zannettiğimiz bir hadisenin bize bir gün tesir etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için beşeriyetin hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir uzvu addetmek icap eder. Bir vücudun ucundaki acıdan diğer bütün aza müteessir olur.” (Mustafa Kemal Atatürk’ün 17 Mart 1937’de Romanya Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmeden alıntı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ne yazık ki günümüzde “popüler” paradigma tarafından sunulan bir “ezber” Kemalist dış politikanın aktardığımız barışçı mantığının zorunlu kıldığı aktif dış politikayı görmezden gelip onu “izolasyonizm”e indirgeme gayreti içinde. Kemalist dış politikanın “izolasyonist” ve içe kapanmacı olmadığı, aksine barışı sağlama adına “proaktif” olduğu, tarihin bir gerçekliği. Mustafa Kemal Atatürk, Kemalist dış politikanın işbirliği anlayışının mantığını şu sözleriyle açıklıyor: “Tıpkı harbi sevenlerin hazırlıkları ve çalışmaları gibi, (sulhun kurulması ve devam ettirilmesi) uğrunda devamlı bir gayret göstermek ve sulhu seven diğer milletlerle bu güzel maksat etrafında işbirliğine girişmek zarureti vardır. Yoksa sulhe karşı kayıtsız kalarak ve hadiselerin gidişine toptan göz yumarak sulh sevgisi olmaz.” (Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ün Dış Politikası, Kaynak Yay, 2003, s.25.)  &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt; Atatürk’ün bu yaklaşımından ders alarak küresel süreçte dış politikada etkinlik adına atılacak her nutuğa karşı uyanık olmalıyız, dış politika düzleminde kulağa hoş gelen her sözün ardında yatan nedenleri sorgulamalıyız. İşte bir örnek; başbakan Erdoğan’ın 9 Ocak 2007 tarihinde söylediği şu sözler: Şöyle diyor Erdoğan: “Türkiye, bölgesindeki ağırlığını artırmak, bölgesel gelişmeler üzerinde etkili olmak zorundadır. İzolasyonist, içe kapalı bir yaklaşımla gelişmeleri seyretmek yerine, süreçlerin içinde yer alarak, etkin ve aktif bir dış politika izlemeye devam edeceğiz. Bizim bölgeye arkamızı dönüp, olup biteni görmemek, yangını seyretmek gibi bir lüksümüz yok”. Bu açıklama üzerine sorulması gereken soru şu: “İzolasyonist” değil “aktif” dış politika kim için, kimin çıkarı için aktif olacak? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Küresel çağda “izolasyonist” değil, “aktif” dış politika izlememiz gerektiği ortada. Ancak bu etkinliğin içeriği asıl önemli olan.  Büyük Ortadoğu Projesi’nin sözde eş başkanlığı gereğince üretilecek bir aktif dış politika mı, yoksa Kemalist dış politika mantığı çerçevesinde bölgesel barışı sağlayacak emperyalist karşıtı bir aktif dış politika mı? Batının her dayattığını gizli stratejik gündemlerine hizmet ettiği için itirazsız kabul eden bir anlayıştaki aktif dış politika mı, yoksa çağdaşlaşmanın yolunun Batı’yı gerektiğinde karşıya almaktan geçtiğini bilerek oluşturulan bir aktif dış politika mı? “Ilımlı İslam” çerçevesinde ABD’nin dayattığı “model” olma misyonunu yüklenen bir aktif dış politika mı, laiklik üzerinden bölgesel barışın yaratıcısı olacak bir aktif dış politika mı? Milliyetçiliği Kemalist bağlamından kopartarak, oy uğruna zaman zaman “şecereciliğe” indirgeyen, “soydaş” arayışıyla şekillenen ve son tahlilde Batı çıkarlarına hizmet edecek bir aktif dış politika mı, irredentizmi reddeden, bir diğer ifadeyle emperyalizmin son tahlilde aracı olmayı reddeden bir aktif dış politika mı? Çıkar tasarımları Brzezinski’nin yazdıklarını itirazsız kabul edenlerce şekillenen bir aktif dış politika mı, yoksa Kemalist ideolojiyi özümsemiş; çıkar tasarımlarında ulusalcılarca üretilen aktif dış politika mı? Onursuz bir aktif dış politika mı, onurlu bir aktif dış politika mı?... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Cumhuriyet Strateji, 7 Mayıs 2007, 3/149, ss. 4,5)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-700586476827115091?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/700586476827115091/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=700586476827115091' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/700586476827115091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/700586476827115091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/05/ikar-tasarimli-ulusalcilik-utku-yapici.html' title='ÇIKAR TASARIMLI ULUSALCILIK - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rj7-wvC3ZbI/AAAAAAAAAGA/xvUY17r5rbE/s72-c/j040100.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-6939245567510664759</id><published>2007-03-28T06:25:00.000-07:00</published><updated>2007-03-28T06:28:04.796-07:00</updated><title type='text'>GORDİON DÜĞÜMÜNÜ ÇÖZMENİN YOLU: KEMALİST BAĞLAMLI MİLLİYETÇİLİK - UTKU YAPICI</title><content type='html'>Hrant Dink suikasti, Türkiye için oldukça önemli tartışmalar yaratan bir dönemin başlangıcı oldu. Bu acı olayın hemen ardından bir grup, hiç vakit kaybetmeden, Türk kimliğini barbar ve istilacı olarak zihinlere kazıyabilecek ve etnik farklılıklar üzerinden yapılacak siyaseti ön plana çıkarmayı meşrulaştırabilecek bir ahlaki zemini yaratmanın gayreti içine girdi. Böyle bir zemini yaratmanın temel yolu da işlenen suçu kitleselleştirip, “kendine Türk diyenlerin” bu kimliklerinin içeriğini eleştirel bir gözle sorgulamalarına “yardımcı olmaktı”. Böylelikle bir taraftan tarih boyunca bir teritoryal değil etnik kimlik olmuş Ermeniliğin (yahut Kürtlüğün) karşısına, daha kolaylıkla baş edebileceği ve “ötekileştirebileceği” etnik referanslara dayalı bir Türk kimliği konulabilecekti. Etnik referanslara dayalı Türk kimliğini bir veri olarak kabul eden Türklerin bir kısmı; medya, AB kutsalı ve dış destekli araştırma kuruluşları vasıtasıyla “tarihinin sonradan yaratılmış acı gerçekleri” ile yüzleşebilecek ve bu kimliğe yabancılaştırılabilecek, diğer kısmı ise başka etnik meydan okumalara karşı etnik Türk kimliğine daha da sarılacak, bu kimliği yeniden Ermeni yahut Kürt etnik karşıtlığı üzerinden türetecekti. Böylelikle, küresel çağda Türk kimliği hem etnik bir kimliğe sıkıştırılacak, bir başka ifadeyle alt-kimliklerden biri haline indirgenecek, hem bu kimlik içten bölünmüşlüğe itilecek, hem de (en azından bir bölümünün) saldırganlaştırılması sağlanacaktı. Bu yoldan, “mağdur” rolünü oynamaya hevesli diyaspora Ermenilerinin gerek dünya genelinde gerek de Ermenistan özelinde etkileri artacaktı. Daha da önemlisi, bu gelişmelere paralel olarak, etnik bölünmüşlük üzerinden stratejiler üreten küresel çağın emperyalistlerinin de gerek dünya genelinde, gerek “Büyük Ortadoğu” (!) coğrafyasında ve Türkiye ve Ermenistan özellerinde etkileri ve baskı güçleri artacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  Tüm bu oyunları bozacak gelişme, bu vahşet karşısında etnik kökenlerden bağımsız Türk milleti olarak, ellerimizde Türk bayrakları ve hepimiz Türküz; hepimiz Atatürk’ün tanımladığı biçimiyle Türküz, sloganlarıyla yürümemiz, birlikten yana tepkimizi ve bilincimizi net bir biçimde ortaya koymamızdı. Ancak bu türden bir eylemsel mantığı icra etmenin önünde iki engel vardı. Birincisi, bu türden bir eylemsel mantığa, acı ve törensellikler üzerinden mağduriyet psikolojisini ve son tahlilde haklılıklarını yaymak isteyen kesimler karşı çıkacaklardı. Ölenin kimliksel referansları arasında sadece “Ermeni etnik kökeni” ve bunun bir uzantısı olarak “gayrimüslim” kimliği seçilip ön plana çıkarılacaktı. Gazetecilik, Türk vatandaşlığı vb. kimlikleri ötelenecekti. Bu durumda, cinayetin de “Ermenilik” ve “gayrimüslimlik” kimliklerine karşıtlığı eli kanlı bir biçimde savunan Türk etnik kökenlilerce işlendiği savı törenselliklerde açıkça ifade edilmese bile toplumsal bilinçaltımıza kazınacaktı. “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı işte bu amaca hizmet etti. Bu slogan karşısında “Siz Ermeniyseniz biz de Türküz”, “siz gayrimüslimseniz biz de müslümanız” şeklinde bir tepkiye zemin hazırlandı. Böylelikle etnik ve dinsel köken üzerinden yeni toplumsal zıtlaşmaların fitili ateşlendi. “Siz Ermeniyseniz, biz de Türküz”, “siz gayrimüslimseniz biz de müslümanız” yaklaşımları aslında “Hepimiz Ermeniyiz” ile aynı amaçlara hizmet etti. Toplumsal parçalanma ve bu zeminde yeniden üretilebilecek küresel emperyalizm! Diğer taraftan da tarikatçı ılımlı İslamcılar bu karşıtlıkları sözde aşıp, toplumsal uzlaşma zeminini “Osmanlı millet sistemi” ve “dinlerin kardeşliği” ve AB değerleri üzerinden sunarak, Kemalizm projesinin küresel gerçekliklere uygun alternatifini ortaya koyma adına uygun bir zemin buldular. Böylelikle Mustafa Kemal’in değerleri ile hesaplaşma süreci, daha dolaylı ancak bir o kadar da sinsi bir yoldan ilerlemeye devam etti.  Parçalanmayı gidermek üzerine tarikatçı liberallerimizce (!) önerilen çözüm, ironik biçimde bizzat parçalanmaydı. Takiye mantığıyla bunun açıkça ifade edilmemesi, bu gerçeği değiştirmiyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Hepimiz Türküz sloganlarının cenaze töreni sırasında duyulamamasının bir diğer nedeni ise, Türk kavramının ne anlama geldiğini hala tam olarak anlayamamış, anlatamamış olmamızdı. Büyük oranda, küresel çağda bu kavramı toplumsal dayanışmanın merkezine yerleştirme, anlama ve anlatma misyonu Kemalistlere/Atatürkçülere düşmekteydi. Ancak Kemalist/Atatürkçü olma iddiasındakilerin önemli bir kısmı, Kemalizm’i küresel çağın gerçeklikleri karşısında yeniden konumlandırmakta ve hatta günlük olaylar hakkında görüşlerini yayma konusunda bile yetersiz kalmaktaydılar. Bu yetersizliğin hem teorik hem de pratik boyutu gözlenmekteydi. Kemalizm’in sağlam ideolojik temelleri ne yazık ki, küresel çağda bir iktidar projesi olarak devrimci bir biçimde yeterince yeniden üretilemiyor, bu teorik zeminin oluşumunda yaşanan eksiklikler, toplumsal pratiğe de etki ediyordu. Kemalizm’i küresel çağda çağdaşlaşma ve gelişme yolunda bir umut projesi haline getirmedeki yetersizlikler, Kemalist nüansların toplumsallaşması sürecini baltalıyordu. Bu durum Kemalist/Atatürkçü olma iddiasındakilerin bir kısmını umutsuzluğa iterek onları küresel ve toplumsal gerçeklikleri veri alarak siyasal, toplumsal ve ekonomik çözümler üretmekten alıkoydu. Bir başka ifadeyle bu kesimlerce yenilgi kabul ediliyordu. Atatürk döneminden kalma anılar tekrarlanıyordu, derin derin ahlar çekiliyordu, ancak bugün ve gelecekle bağlantı bir türlü kurulamıyordu. Diğer taraftan, kendini Kemalist/Atatürkçü olarak adlandıranların bir kısmı ise, milliyetçiliği Kemalist bağlamından kopartarak yorumlayanlarla (ama asla bu biçimde sunmayanlarla), toplumsal tabanı büyültme adına yüzeysel işbirliklerine giriştiler. Böylelikle bir taraftan etnik milliyetçiliği savunanların bazı temel tezleri Kemalizm tarafından da onaylandığı ölçüde “hayali rejim” bakımından içselleştirilmiş oldu. Bunun karşılığında, büyük harekete geçirici potansiyele sahip olduğuna inanılan etnik milliyetçilik, (bu işbirliği neticesinde) anti-emperyalist bir rotaya çekilmeye çalışıldı. Atatürk’ün teritoryal, birleştirici ve vatandaşlık temeline dayalı milliyetçiliğinin en temel ifadesi olan Kemalist bağlamlı millet tanımı, temel uzlaşma noktası olması gerekirken, bu nokta genelde es geçildi. Yapılan en büyük hatalardan biri de bu oldu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Tüm bu yaşanan, iç içe geçmiş süreçlerin sonucu, Kemalist bağlamlı milliyetçilik düşüncesinin, bir ortak gelecek projesinin temel uzlaşma zemini olarak güçlü bir biçimde sunulamaması oldu. Bu çözüm yolunun anlaşılamaması, anlatılamaması, uygulanamaması, bölünmeleri çoğalttı. Bizim sessizliğimiz, Kemalist bağlamlı milliyetçiliği, ırkçı milliyetçiliklerle ilişkilendirip öteleyenleri, bu tarihsel yanılgı üzerinde ne olduğu belirsiz yeni kimlikler oluşturmaya çalışanları, toplumu etnik kökenlere göre ayırıp, Kemalizm’den uzaklaştırmaya çalışanları, bir başka ifadeyle baskın görünen kimlikleri ne olursa olsun emperyalizm hizmetkarlarını yüreklendirdi.      &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; İşte bu şartlar altında şekillenen bir süreçte, kendini Kemalist/Atatürkçü olarak gören güçlere çok önemli görevler düşüyor. Yapılması gereken, Kemalist bağlamlı milliyetçiliği etnik kökeni Türk, Kürt, Ermeni; ne olursa olsun, bu ülke yurttaşlarının toplumsal uzlaşma zemini haline getirmek konusunda çok boyutlu bir ikna sürecini inşa etmek. Bu yolda politikalar üretmek. Böylelikle etnik köken üzerinden siyaset yapan tüm kesimleri, Kemalist bağlamlı milliyetçilik uzlaşı noktasında buluşturmaya çalışmak. Bu ülkenin tüm kurucu unsurlarının, Kemalizm’i ırkçılıkla özdeşleştiren propagandalar karşısında uyanık olmasını sağlamak. Etnik köken, mezhep, din üzerinden siyaset yapılmasının önüne geçip, yapay toplumsal bölünmeleri engelleyerek, emperyalist tezgahları defetmek! Böylelikle, etnik kökeni, dini, mezhebi ne olursa olsun, Atatürk’ün tanımladığı biçimde Türk milleti; yani Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı olarak bütünleşmek, birlikte ilerlemek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bir kez daha açıkça ifade edelim: Ülkemizde ne yazık ki, etnik kimlikler üzerinden suni bir kutuplaşmanın temellerinin atılmakta olduğu bir süreci yaşıyoruz. Bir taraftan Kemalist bağlamlı milliyetçilik ırkçılıkla özdeşleştirilip, etnik bağlamlı “bir milli kargaşanın” çözüm yolu da bu kargaşanın bir unsuru olarak gösterilmeye çalışılıyor. Türk etnik kökeni üzerinden siyaset yapanların bir kısmı ise Kemalizm’in bu tarihsel gerçekliklere aykırı yorumunu aynen benimseyerek; Kemalizm’in bu çarpıtılmış halini zihinlerinde tutarak sahiplenir görünüyorlar. Böylelikle, Kemalist bağlamlı milliyetçiliği etnik cepheleşmenin bir tarafı haline getirerek, aslında “karşı cepheleriyle” aynı nihai amaca hizmet ediyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Oysa, (tam da dayatıldığı, teşvik edildiği, körüklendiği gibi) etnik milliyetçilikleri etnik milliyetçiliklerle yarıştırmak, bütünleşme adına bir çözüm değildir. Olsa olsa küresel çağın gizli-açık emperyalistlerinin bölgesel çıkarlarına hizmet etmektir! Tarih, bu yönde yanılgı örneklerinin parçaladığı milletlerle doludur. Bu bağlamda, etnik milliyetçiliğin karşısına alternatif olarak bir başka etnik milliyetçiliği sunmak bir açmazdır. Hepimizin bir üçüncü yola ihtiyacı vardır. Ancak bu yol, iki cephe arasında bir “orta yol” ileri sürmekle oluşturulamaz. Bu yol, iki cephenin ortak yanlışları üzerinde bir uzlaşmaya dayanarak oluşturulamaz. Bu üçüncü yol, emperyalizmin yarı-gizli hizmetkarlarının, uzlaşma adına öne sürdükleri Kemalist karşıtı, son tahlilde emperyalist ortağı yapay kimlikleri kabullenmeyle oluşturulamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu üçüncü yol, etniklik ile ilgili tüm sığlıkları aşmış, tarihsel deneyimle işlevi doğrulanmış bambaşka bir milliyetçilik paradigmasının ürünü olmalıdır. Bu üçüncü yol, her tür etnik milliyetçilik anlayışının reddine dayanan, dinsel kimlik üzerinden siyaset yapmanın ırkçılıkla benzer toplumsal sonuçlar yaratacağının bilincinde olan bir yaklaşımla mümkündür. Vatandaşlık bağını ulusal kimliğin merkezine yerleştiren “gerçek alternatifi” Türk milletinin birleştirici kimliği olarak sunmakla mümkündür. Bir ideoloji olarak Kemalizm’in biçimlendirdiği şekliyle “Türk milleti” kavramını ortak kimliğimiz haline getirmekle mümkündür…Küresel çağda Gordion’un kördüğümünü milletçe çözmenin tek yolu Mustafa Kemal’in mantığıyla o kördüğümü gerçekten “çözmek”ten geçer. Ne Büyük İskender’in yaptığı gibi kördüğümü kılıçla “kesmek”ten, ne de “küresel efendilerin” arzuları doğrultusunda düğümleri çözüyor gibi yapıp yeni düğümler eklemekten!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(İlk Kurşun, Sayı:16, Mart 2007, s.16)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-6939245567510664759?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/6939245567510664759/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=6939245567510664759' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/6939245567510664759'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/6939245567510664759'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/03/gordion-dmn-zmenin-yolu-kemalist.html' title='GORDİON DÜĞÜMÜNÜ ÇÖZMENİN YOLU: KEMALİST BAĞLAMLI MİLLİYETÇİLİK - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-5887323461641672967</id><published>2007-03-13T11:34:00.000-07:00</published><updated>2007-03-16T06:32:19.197-07:00</updated><title type='text'>TARİHSEL SÜREÇ İÇERİSİNDE RUS-ÇEÇEN SORUNU  -  UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rfbv03qwK2I/AAAAAAAAAFE/ACzz1mQGEaE/s1600-h/chechnya_rel01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rfbv03qwK2I/AAAAAAAAAFE/ACzz1mQGEaE/s400/chechnya_rel01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5041480524463352674" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kendilerini dünyanın en eski toplumlarından biri olarak gören Çeçenler’in Rusya ile ilişkileri Çarlık dönemine uzanmaktadır. Rusya’nın güneye doğru genişleme politikası çerçevesinde Rusya ile Çeçenler arasındaki gerginlikler 18. yüzyılın sonlarında başlamış, bu yıllardan itibaren Çeçenler, Şeyh Mansur, Şeyh Şamil gibi liderler önderliğinde isyan hareketlerine katılmışlardır. Sovyetler Birliği döneminde uygulanan milletler politikasının da etkisiyle Çeçen etnik bilinci büyümüştür. Sovyetler Birliği döneminde Çeçenler 1944 yılında bir kitlesel sürgün yaşamışlar, ancak 1957 yılında hayatta kalanlar evlerine dönebilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sovyetler Birliği Sonrası Dönem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sovyetler Birliği sonrası dönemde, (Rus Anayasası 65/1’e göre federasyona bağlı bir cumhuriyet statüsündeki) Çeçenya’nın Rusya Federasyonu açısından tekrar bir sorun bölgesi haline gelmesi, Cohar Dudayev’in Çeçenya’daki liderlik dönemine rastlamaktadır. Dudayev, Sovyetler Birliği ordusunda Estonya’da generallik yapmış ve Baltık tipi milliyetçilikten burada görev yaptığı yıllarda önemli ölçüde etkilenmiş bir Çeçen’di. Dudayev’in Rus düşmanlığı ve vatan kavramına vurgu yaparak bu düşmanlığı araçsallaştırmasını onun pek çok konuşmasında görmek mümkündü. Örneğin Dudayev, 1992 yılında yaptığı bir konuşmada şunları söylemekteydi: “Bana inanın ki, gelecekte Rusya’nın Çeçenya’ya silahlı bir müdahalesi yeni bir Kafkas Savaşı anlamına gelecektir…Son üç yüz yıldır Moskova bize yaşamayı öğretti. Birey olarak değil, ulus olarak yaşamayı…Bu kuralların olmadığı bir savaş olacak…” (1)&lt;br /&gt;Dudayev desteğiyle 1991’de bir darbeyle Çeçenya’da komünist yönetim devrildi. Yapılan seçimler sonrasında Dudayev, devlet başkanı ilan edildi. Moskova hükümeti, seçim sonuçlarını tanımadığını ilan etti. Çeçenya yönetimi ise federasyon anlaşmasını imzalamayıp bağımsızlık ilan etme yolunu seçti. Çeçenya’nın, Rusya, Ukrayna ya da Estonya gibi Sovyetler Birliği’nin oluşturan on beş cumhuriyetten biri olmayıp, Rusya Federasyonu’na bağlı olması, yani Sovyetler Birliği’nin tersine hukuki varlığını sürdüren bir yapıya ait bulunması, Çeçenya’nın statüsü sorununu gündeme taşıdı. &lt;br /&gt;1994-1996 Çatışmaları&lt;br /&gt;1994 yılının yaz ayına kadar Moskova yönetimi, Çeçenya’da meydana gelen gelişmelere müdahale edemedi. Ashour’un ifadesiyle, Moskova’da, Yeltsin, Gorbaçov ve komünistler arasında yaşanan güç mücadelesi “Çeçenya savaşını” üç yıl erteledi.(2) Bu süre zarfında, Moskova yönetimi bir taraftan Çeçenya’ya ekonomik ambargo uygularken, diğer taraftan, Moskova destekli Çeçen muhalefet hareketi “Geçici Konsey” adı altında, Dudayev yönetimine karşı silahlı birlikler organize etme ve tüm muhalefet unsurlarını birleştirme yönünde gayretler sarfetti.&lt;br /&gt; “Geçici Konsey” adı altında toplanan Moskova destekli muhalefet 26 Kasım 1994 tarihinde Dudayev kuvvetlerine karşı saldırıya geçti. Muhalefet ve Rusya Federasyonu, saldırının “Çeçenya’daki demokratik güçlerce, demokrasi ve insan hakları adına gerçekleştirildiği” açıkladı. Ancak muhalifler Dudayev kuvvetleri tarafından yenilgiye uğratıldı. Bunun üzerine, yeni federasyon anlaşmasını kabul etmeyen tek yönetim olan Dudayev yönetimini yıkmak için, Boris Yeltsin yönetimi Çeçenya’ya doğrudan müdahale kararı aldı. 11 Aralık 1994’te Rusya İçişleri ve Savunma Bakanlıkları’na ait birlikler Çeçenya’ya girdiler. Zamanın Rus Savunma Bakanı Pavel Grachev’in Çeçenya’nın iki saatte ele geçirileceğine ilişkin öngörüsüne karşın, savaş tam 21 ay sürdü. Ruslar on binden fazla asker, Çeçenler ise yaklaşık bir milyon olan nüfuslarının yüzde onunu kaybettiler. Çeçenya lideri Dudayev’in bir Rus füzesiyle öldürülmesine karşın, Çeçenler 1996 yılı Ağustos ayında başkent Grozni’yi yeniden ele geçirip, önemli bir başarı elde ettiler. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Hasavyurt Barışı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 1997 yılının Şubat ayında Rus ve Çeçen birlikleri arasındaki çatışmaları sona erdiren anlaşma Rusya Devlet  Başkanı Yeltsin ile Çeçen lider Maşadov arasında imzalanmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası hukuk profesörü Francis A. Boyle’ye (3) göre, Rusya’nın Çeçenya ile yaptığı bu anlaşma şu nedenlerden ötürü, de jure (resmi olarak) olmasa bile de facto (fiili olarak) İçkerya Çeçen Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının Rusya tarafından tanınması anlamına gelmektedir: Birincisi, anlaşmanın başlığı olan “Rusya Federasyonu ile İçkerya Çeçen Cumhuriyeti Arasındaki Barış ve İlişki Prensipleri Anlaşması” bu noktada önemli bir kanıttır. Çünkü uluslararası hukukta anlaşma (treaty) ancak iki bağımsız devlet arasında yapılabilmektedir. Dolayısıyla anlaşma sözcüğü kullanılarak bu husus kabul edilmiştir. İkinci olarak, ona göre federal bir devlet ile onun bir parçası arasındaki ilişkiler Anayasa ile belirlenmektedir. Oysa uzlaşmaya varılan belgenin hiçbir yerinde Rusya Federasyonu Anayasası’ndan bahsedilmemektedir. Üçüncüsü, anlaşmada “İçkerya Çeçen Cumhuriyeti” terimi kullanılmaktadır. Bu terim, Çeçenlerin kendilerine verdiği addır.  Bu nedenle de Rusya, ona göre de facto olarak Çeçenya’nın bağımsızlığını tanımıştır. (4)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt; Boyle’nin yorumu abartılı bulunsa bile, anlaşma metni Çeçenya adına önemli bir kazanç sayılabilirdi. Hasavyurt Anlaşması’na göre, taraflar çatışmaları durdururken Rusya Federasyonu Çeçenya’nın self-determinasyon hakkını bir süreç içinde ele almak ve Çeçenya’da neden olduğu kayıpları telafi etmek yükümlüğü altına girmiştir. Anlaşmada, Çeçenya’nın statüsünün görüşülmesi için beş senelik bir zaman dilimi öngörülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; 1999 Çatışmaları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasavyurt anlaşmasında, Çeçenya’nın statüsünün görüşülmesi için beş senelik bir zaman dilimi öngörülmüş olmasına rağmen 1999’da Rusya Federasyonu’nun çeşitli şehirlerinde meydana gelen bombalama olayları ve yine bu yıl içinde Ağustos ayında Çeçen liderlerden Şamil Basayev’in Dağıstan’a saldırması,  Rus yönetimi açısından “İkinci Çeçenya Savaşı’nın” meşru temelini oluşturma konusunda gerekçe haline getirilmiştir. Ayrıca Şamil Basayev ile birlikte, ABD istihbarat raporlarına göre Bin Laden’in ajanı olduğu söylenen Ibn-ül Hattab da bu saldırının içinde yer almıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Rusya Federasyonu, 1999 müdahalesini, Maşadov tarafından 1996 yılında onaylanarak yürürlüğe giren ve çeşitli terörist ve ayrılıkçı unsurların cezalandırılmasını öngören Çeçenya Cumhuriyeti Ceza Yasası’nın uygulanamaması nedenine hukuksal olarak bağlamıştır. Çeçenya Cumhuriyeti’nin Rusya Federasyonu’nun bir bileşeni olduğu ileri sürülerek, Rusya Federasyonu birliklerinin Çeçenya’ya müdahalesi anayasal düzeni yeniden kurma anlamında yasalara uygun olarak gösterilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yukarıdaki gerekçelerle şekillenen Rus müdahalesi, Dağıstan topraklarında başlamış, Rusya Federasyonu İçişleri Bakanlığı’na ve Federal Karşı İstihbarat Birimi’ne bağlı güçler Basayev güçlerini Dağıstan’dan çıkarmışlardır. İlk kez bu tarihlerde, Kafkasya’da uluslararası terörizmle mücadele, Rusya Federasyonu yetkilileri tarafından, bölgede gerçekleştirilen operasyonların temel nedeni olarak aktarılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çeçenya Sorunu’nun Terör Sorununa Dönüştürülme Süreci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çeçenya sorununun bir terör sorunu haline dönüşme süreci, 1996 yılında Çeçenya devlet başkanlığı görevine gelen Maşadov’un kendilerine yeterince hakim olamamasından yararlanan çeşitli Çeçen ayrılıkçı gruplarının, adam kaçırma ve cinayetlere girişmeleri ve haydutluklarını Çeçenya sınırlarının dışına taşırmaya başlamalarıyla ortaya çıkmıştır.  1999 yılında bir grup Çeçen’in Dağıstan’a saldırması, ardından Rusya’da düzenlenen terör eylemlerinden Çeçenlerin sorumlu tutulması, Çeçenya sorununun bir terör sorunu olarak sunulma sürecini hızlandırmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çeçenya sorununun bir terör sorunu haline dönüşme süreci, etkin birtakım Çeçen ayrılıkçı grupların radikal İslam ile tanışma süreciyle kesişmektedir. Alexander Iskanderyan’ın bu noktada şöyle düşünmektedir: “Çeçenya’ya dışarıdan önce para ve sonra İslami ideolojinin girişi, Çeçenya sorununun kötüleşmesinin kaçınılmaz bir sonucu olmuştur. Ama Çeçen sorunu özde bir ayrılıkçılık sorunudur.” Michael Gordon da, İskanderyan’a benzer bir biçimde, Çeçenya sorununda radikal İslami bağlantılar olduğunu ifade etmektedir. Ancak, Çeçen direnişinin radikal İslam ile yahut uluslararası terörizm ile tanışma sürecinden önce de var olduğunu ileri sürmektedir. (5) Bu görüşleri ileri süren yazarlar, genellikle Çeçenya sorununun politik bir sorun olduğunu ve sorunun çözümünün de politik olması gerektiği iddiasında olup, terörizmi sorunun sadece bir uzantısı olarak görmektedirler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 1996 sonrasında bölgeye sızan akımlar arasında öne çıkan Suudi Arabistan destekli Vahhabilik’tir. Suudi Arabistan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından günümüze, Ürdün ve Pakistan ile birlikte genelde tüm Kafkasya ve Orta Asya coğrafyasına özelde ise Çeçenya’ya Vahhabilik akımının yerleşmesine önemli destek vermiştir. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Vahhabilik akımının ve Khattab gibi bu akımın bölgesel misyonerlerinin etkisiyle bir taraftan Şamil Basayev gibi ayrılıkçı grup liderleri terörist eylemlere girişmiş, diğer taraftan bu akımın güçlenmesi Maşadov yönetimini de, radikal İslami istemlere karşı daha duyarlı hale getirmiştir. Nitekim, Çeçenya’nın 1992 yılında yapılan anayasasında laiklik prensibi benimsenmekteydi. Oysa, 1999 yılında Maşadov, bu unsurların etkisiyle, Şeriatı ilan etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çeçenya’da yaşanan bu süreç, Rusya’nın soruna yaklaşımında da etkili olmuş, 1999 yılında başlayan İkinci Çeçenya Savaşı’nda itibaren, Rusya, Kuzey Kafkasya’da ayrılıkçılıkla değil, uluslararası terörizmle mücadele ettiğini iddia etmeye başlamıştır. 11 Eylül 2001 olayları işte bu sürecin tam ortasında ortaya çıkmıştır. Rusya Devlet Başkanı Putin, 11 Eylül saldırılarının ardından saldırganları Nazilere benzetmiş, birçok Rus yazar 11 Eylül sonrası oluşan uluslararası işbirliği ortamına Rusya’nın entegrasyonu ile Rusya’nın kazançlı çıkacağını savunmaya başlamıştır. 12 Eylül’de ise, Putin, Bin Ladin’in birliklerinin Çeçenya’da olanlarla bağlantısı olduğunu ileri sürerek, Çeçenya harekatı için uluslararası destek aramaya ve bu desteği büyük ölçüde bulmaya başlamıştır. Uluslararası desteğin bulunması ile birlikte, Putin yönetimi sadece merkezi yönetimin etkisinden bağımsız hareket eden ayrılıkçı grup liderlerini terörist ilan etmekle kalmamış, Yeltsin yönetimi sırasında kendisiyle bir barış anlaşması yapılan Çeçenya Devlet Başkanı Maşadov’u da terörist ilan etmiştir. Öyle ki, 23-26 Eylül 2002 tarihlerinde Moskova’da gerçekleştirilen ve 118 kişinin yaşamını yitirdiği tiyatro baskını, Rusya tarafında, Rusya’nın 11 Eylül’ü olarak görülmüş, bu baskının hemen ertesinde, Rusya’nın Çeçenya konusunda Maşadov’la artık hiçbir görüşme yapmayacağı ifade edilmiş, Maşadov’un arananlar listesine konulduğu açıklanmıştır. Baskın sonrasında Putin, artık sorunun ulusal güvenlik sorunu konumuna yükseldiğini söylemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Bu süreç içinde Rusya yönetimi, terörist olarak nitelediği Maşadov’un “Çeçen halkı tarafından seçilmiş devlet başkanı” olma konusundaki ayrıcalığını da elinden almaya, böylelikle iktidardan uzaklaştırdığı Maşadov’un meşruiyetini ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Rusya yönetimi bunu gerçekleştirmenin ilk yolunu Çeçenya’da bir referandum yapılmasında görmüş, yapılan referandum sonucunda Çeçenya’nın Rusya Federasyonu’ndan ayrılmaması kabul edilmiştir. İkinci olarak, Rusya yönetimi Çeçenya’da yeni seçimlerin yapılması ve bu seçimlere Maşadov’un katılmasının engellenmesi yönünde bir karar almış; bu yolla Çeçenya’da demokrasi yönünde önemli adımlar atıldığı mesajı uluslararası kamuoyuna vermeye çalışmıştır. Seçimlerde Rusya yönetimi tarafından fiilen de Çeçenya yönetimini elinde tutan, Çeçenya eski müftüsü Ahmet Kadirov desteklenmiş, Kadirov düzenlenen seçimleri kazanmıştır. 9 Mayıs 2004 tarihinde ise, Rusya yanlısı Çeçen lider Ahmed Kadirov, Grozni'de 7 kişinin öldüğü bir saldırıda hayatını kaybetmiştir. 29 Ağustos 2004 tarihinde, Kremlin tarafından desteklenen eski Çeçenya İçişleri Bakanı, Ali Alkanov, Çeçenya Devlet Başkanlığına seçilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Son olarak, 1 Eylül 2004 günü, yani Dünya Barış Günü, Beslan kentinde meydana gelen ve toplam 338 kişinin ölümüne yol açan terörist eylem de Çeçenya sorununun terör sorununa dönüşme sürecine hız katmıştır. Bu düşünceyle, ABD’li diplomat Richard Boucher’in Beslan eylemlerinden birkaç gün sonra, Çeçenya sorununun politik yollarla çözülmesinin zorunluluğunu belirten açıklamasına Putin şöyle tepki vermiştir: “Neden sizler Bin Laden’le görüşmüyor, onu Brüksel’e veya Beyaz Saray’a davet etmiyor ve eğer görüşmelerinizde barışı kabul ederse, istediklerini vermiyorsunuz?” (6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Çeçenya’da Son Yaşananlar&lt;br /&gt; 2005 yılının Mart ayında, iktidardan uzaklaştırılan Aslan Maşadov, Rus güçleri tarafından öldürülmüş, Çeçen ayrılıkçıların başına Abdülhalim Sadullayev geçmiştir. Ayrılıkçı kanatta bunlar yaşanırken Çeçen yönetiminde de önemli gelişmeler olmuştur. 2005 Kasım ayında düzenlenen seçimlerde Kremlin yanlısı Birleşik Rusya Partisi, sandalyelerin yarısından fazlasını kazanmıştır. İsyancılar bu seçimin göstermelik olduğunu savunmuşlar ancak Putin, bölgede anayasal düzene dönüşün tamamlandığını ilan etmiştir. Bir suikast sonucu öldürülen Cumhurbaşkanı Ahmed Kadirov'un oğlu olan Ramazan Kadirov, 2006'nın Mart ayında başbakanlığa getirilmiştir. Böylelikle Kremlin yönetiminin bölge üzerinde denetim kurma yönünde elindeki kartlara bir yenisi daha eklenmiştir.  Ramazan Kadirov, ayrılıkçılara karşı daha sert politikalar uygulanmasından yanadır. Bu bağlamda Rusya yönetimi ile yakın ilişkiler içinde olduğu konusunda yaygın bir kanaat vardır. Ancak Çeçen yönetimi ile Rusya arasında önemli bazı konularda görüş ayrılıkları da mevcuttur. Örneğin, Cumhurbaşkanı Alkanov petrol gelirlerinin Çeçenya içinde kalması fikriyle, Rus enerji çevrelerinde tartışmalara yol açmaktadır.&lt;br /&gt; Diğer taraftan, Çeçen ayrılıkçı lider Sadullayev’in 2006 Haziran ayında düzenlenen bir polis operasyonunda öldürülmesi Çeçenya sorununu yine alevlendirmiştir. Bu olayın ardından 90’lardan beri Rus karşıtı eylemlerin içinde yer alan Dokka Umarov ayrılıkçı hareketin liderliğine getirilmiştir. Umarov'un liderliği üstlenmesinden bir kaç hafta sonra, 2006 Temmuz'unda hareketin etkili liderlerinden, Rusya'nın en çok aranan adamı olan Şamil Basayev İnguşetya'da bir patlama sonucu ölmüştür.&lt;br /&gt; Sonuç&lt;br /&gt; Rusya Federasyonu Çeçenya’yı oldukça önemsemektedir. Bu durum temelde şu endişelerden kaynaklanmaktadır: 1. Çeçenya ayrılıkçı hareketinin başarıya ulaşması durumunda, aynı yöntemin Rusya Federasyonu’nun diğer cumhuriyetlerinde de emsal olarak alınıp ayrılıkçılığın yayılacağından duyulan endişe, 2. Çeçenya’nın jeopolitik konumu nedeniyle bu bölgenin kaybının Rusya’nın tüm Kafkasya’daki gücünü sarsacağı endişesi, 3. Transkafkasya’da Rus etkisinin azalacağı ve bölgenin ABD’nin etkisi sahasına gireceği endişesidir. &lt;br /&gt; Rusya yönetimi tarafından oldukça önemsenen Çeçenya sorunu günümüzde de şiddetli bir biçimde sürmektedir. Ancak, bir ayrılıkçı istemin yarattığı bir sorun olmadan, radikal İslam ve terörün etkileriyle karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya sahip kanla beslenen bir sorun olmaya doğru evrilmektedir. Bu süreç içinde Rusya’nın kuvvetlenmesi ve yaşanan 11 Eylül olayları sorunun Rusya Federasyonu tarafından bir terör sorununa indirgenmesine ve bu yaklaşımın kısa vadede kabul görmesine yol açmıştır. Rusya Federasyonu, diğer taraftan da Rusya çıkarlarına karşı ılımlı Çeçenler ile işbirliğini geliştirerek, hatta onları “demokratik seçimlerle” iktidar yaparak, ayrılıkçıların toplumsal zeminini zayıflatmak yolunda bir strateji izlemektedir. Önümüzdeki günlerde Federal devlet bütçesinden Çeçenya’ya ayrılacak payın arttırılması ve bölgeye yönelik Rus yatırımlarının çoğalması tüm yaşananlara rağmen, bu stratejinin başarı şansını büyütebilecektir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Cumhuriyet Strateji, 3/141, ss.18,19)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-5887323461641672967?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/5887323461641672967/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=5887323461641672967' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/5887323461641672967'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/5887323461641672967'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/03/tarihsel-sre-ierisinde-rus-een-sorunu.html' title='TARİHSEL SÜREÇ İÇERİSİNDE RUS-ÇEÇEN SORUNU  -  UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rfbv03qwK2I/AAAAAAAAAFE/ACzz1mQGEaE/s72-c/chechnya_rel01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-7783630452703329929</id><published>2007-03-05T05:09:00.001-08:00</published><updated>2007-03-05T05:16:50.769-08:00</updated><title type='text'>KEMALİZM ve MİLLİYETÇİLİK - UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/RewYMmMCrMI/AAAAAAAAAEo/zYiZpCRiKt8/s1600-h/4a18b.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/RewYMmMCrMI/AAAAAAAAAEo/zYiZpCRiKt8/s320/4a18b.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5038428687809293506" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilik tek bir kuram, yöntem ya da etkenle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok boyutlu bir olgudur. Zaman içinde tıpkı kimlikler düzleminde yaşandığı gibi, milliyetçilikler düzleminde de sınırlar ve içerik, işbirliği yapılan ideolojilere yahut çevresel koşullara bağlı olarak sürekli değişebilir. Dolayısıyla, toplumsal dokuya yönelik sosyolojik incelemelerde durağan ve birörnek bir milliyetçi modelin varlığından söz etmek gerçeklerle bağdaşmaz. Toplumsal yaşamda “milliyetçilik” değil “milliyetçiliklerden” söz edilmelidir. “Milliyetçiliklerin” de, durağan değil, sürekli bir değişim halinde oldukları göz önünde tutulmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Milliyetçilik konusunda dikkate alınması gereken en temel unsur da bu noktada ortaya çıkar. Durağan değil, sürekli bir değişim halinde olan “milliyetçiliklere” içeriklerini kendi toplumsal/ideolojik bağlamları verir. Bir milliyetçiliğin saldırgan mı yoksa barışçı mı,  emperyalist ya da emperyalistin sujesi mi yoksa anti-emperyalist mi, bölücü mü yoksa birleştirici mi, ırkçı mı yoksa ulusalcı mı, muhafazakâr mı yoksa devrimci mi, dinsel mi yoksa lâik mi, seçkinci mi yoksa halkçı mı, derin devletçi mi yoksa devletçi mi…olduğu, her milliyetçiliği biçimlendiren bağlama bağlı olarak değişir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yukarıda aktardığımız teorik çerçeveyi, Türkiye özelinde değerlendirmek, Kemalizm’in milliyetçilik konusundaki kilit rolünü açığa çıkarmayı mümkün kılar. Şöyle ki, Türkiye özelinde rastlanan “milliyetçiliklerden”, toplumsal dokuya en çok işlemiş olanının ideolojik bağlamı Kemalizm’dir. Bir başka ifadeyle, Kemalist devrimin, ulusal eylem ve ideolojisi, “milliyetçilik” düşüncelerinin içeriğinde köklü etkiler bırakmış ve bu düşüncelerin en etkininin toplumsal/ideolojik bağlamını oluşturarak, onun içeriğinin en temel belirleyicisi olma noktasına ulaşmıştır. Yani, bir ideoloji olarak Kemalizm, altı temel ilkesinin birini milliyetçilik yapmakla kalmamış, ilk aşamada Kurtuluş Savaşı; sonraki  Kuruluş evresinde ise Kemalizm’in düşün evreni ve diğer beş ilkesi vasıtalarıyla, ürettiği/dönüştürdüğü milliyetçiliğin içeriğini belirlemiştir. Böylelikle, emperyalist ya da emperyalistin sujesi değil anti-emperyalist, bölücü değil birleştirici, padişahçı değil cumhuriyetçi, ırkçı değil ulusalcı, muhafazakâr değil devrimci, dinsel değil lâik, seçkinci değil halkçı, derin devletçi değil devletçi bir milliyetçilik anlayışı toplumsal zeminde yer bulmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Ancak, birçok çevresel faktör, zaten yapısı gereği durağan olmayan/olamayan milliyetçilikleri, 1938 sonrasında, ciddi oranda etkilemeye başlamıştır. “Kurtuluş” ve “Kuruluş” yıllarında baskın olan, Kemalizm’in kendi milliyetçilik anlayışı dışındaki milliyetçilikler üzerinde bile büyük olan etkisi, 1938 sonrasında giderek zayıflamıştır. Bir başka ifadeyle, Kemalist bağlamda milliyetçilik bir taraftan merkezden çevreye itilirken, diğer taraftan çevrede de etkisiz kılınmaya başlamıştır. Toplumsal dokuya, Demokrat Parti öncülüğünde, iki kutuplu uluslararası sisteme göre oluşturulmuş; ABD yandaşlığına dayalı yeni bir milliyetçilik düşüncesi dayatılmaya çalışılmıştır. Bu yeni yaklaşımın somut bir örneğini, 1954’te İzmir Fuarı’ndaki ABD pavyonunu ziyaret edenlere dağıtılan, hafif müzik ve tango sanatçısı Celal İnce’nin plağında yer alan şarkının şu sözleri gözler önüne seriyor: “Amerika, Amerika/ Türkler dünya durdukça beraberdir seninle/ Hürriyet Savaşında…Bu bir dostluk şarkısıdır/ Kardeşliğin yankısıdır/ Kore’de olduk kan kardeşi/ Sönmez bu dostluğun ateşi….” (Melih Aşık, Milliyet, 18.11.1999)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Kemalist bağlamından kopartılmaya çalışılan milliyetçilik, Soğuk Savaş paradigmasının etkisiyle, (birbiriyle paralel yol alan) komünizm karşıtlığı ve ırkçılık kanallarından daha fazla genişleme imkanı bulabilmiştir. Böylelikle, ABD oluruyla, ABD çıkarlarına karşı ılımlı, dolayısıyla anti-emperyalist değil emperyalist ortağı, birleştirici değil bölücü, ulusalcı değil şecereci, devletçi değil derin devletçi ve son tahlilde devrimci değil muhafazakâr bir milliyetçilik ön plana çıkarılmıştır. “Ilımlı İslâm”a eklemlenme ve din unsurunu kullanarak kestirme yoldan toplumsal destek bulma çabaları bu tür milliyetçiliği, lâiklik düşüncesinden de gittikçe uzaklaştırmış, böylelikle Kemalist bağlamla bu tür milliyetçiliğin son ortak noktası da ortadan kalkmıştır. Sözün özü, Kemalist bağlamdaki milliyetçiliğe birinci meydan okuma, ABD çıkarlarına karşı ılımlı milliyetçilik ve bu düşünceyle paralel olarak palazlandırılan ümmetçilikten gelmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;  12 Eylül 1980 darbesi, toplumsal yapımızda yarattığı yıkımlara ek olarak, oluşturduğu kavram kargaşasıyla da milliyetçilik düşüncelerindeki dönüşümlere damgasını vurmuştur. Ancak “var olanın” isimlendirildiği ve “isim”in kendi varlığını tanımladığını göz önünde tutarsak, bu dönemde sözde Atatürk mirasına sığınılarak gerçekleştirilen isimlendirmeler, toplumsal bilincimizde ciddi karmaşa yaratmıştır. Yeniden yaratılan ve Mustafa Kemal Atatürk ile hiçbir benzerliği bulunmayan Atatürk meşrulaştırıcı söylemi, bir süre sonra kendi varlığını tanımlamaya başlamış, böyle bir ortam gerçek Atatürkçü/Kemalist bağlamın unutturulması noktasında araçlaştırılmıştır. Kemalist bağlamın anti tezi olan bu yeni görüntü, dış desteklerle milliyetçilik düşüncelerinin bir kısmının yeni bağlamı haline gelebilmiştir. Kemalist bağlamdaki milliyetçiliğe ikinci meydan okuma da, bizzat Atatürk’e sığınılarak yapılan (ve birinci meydan okumayla bağlantılı) bu etik dışı meydan okumadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Sovyetler Birliği’nin dağılması ve iki kutuplu uluslararası sistemin ortadan kalkmasıyla birlikte, ulus-devletin sorgulanması süreci hız kazanmış, üçüncü dünya ülkelerinin ulus-devletleri, ulus-altı ve ulus-ötesi yapıların eşgüdümüyle dönüşüme zorlanmıştır. Küresel çağın gerekliliği olarak sunulan yeni argümanlarla, bir taraftan, Kemalist düşünce sisteminin doğal bir sonucu olan sosyal-devlet anlayışı, diğer taraftan da ulus-devletin sigortası olarak sayılabilecek Kemalist bağlamlı milliyetçilik anlayışı çağdışı ilân edilmiştir. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Kemalist bağlamlı milliyetçilik anlayışını, verilerin tam tersine işaret etmesine rağmen, ırkçı milliyetçiliklerle eşdeğer olarak sunma kampanyası dört koldan sürmektedir. Kemalist bağlamlı bir milliyetçilik düşüncesinin “yurt kurtarma eyleminden doğduğu” gerçeği ve Mustafa Kemal Atatürk’ün millet tanımının neyi işaret ettiği görmezden gelinmekte, Atatürk, kimi kesimler tarafından bölücü unsurları haklı kılmak adına sadece Türk etnik kökenlilerin lideri olarak sunulmaktadır. Kemalist bağlamdaki milliyetçiliğe üçüncü meydan okuma da toplumsal gerçekliklerin çarpıtılmasıyla ortaya çıkan ve Avrupa Birliği gibi bir dış unsura sığınılarak ön plana çıkarılan bu süreçtir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Yukarıda saydığımız üç farklı meydan okuma da ne mutlu ki, Kemalizm’in ideolojik kalelerini yıkamamış, Kemalizm’i başkalaştıramamış, küresel düzenin gereklerine uygun hale getirememiştir. Bir başka ifadeyle, Kemalizm, ideolojisinin sağlamlığıyla, tüm meydan okumalara direnmektedir. Ancak bu durum şu gerçeği değiştirmemektedir: Kemalizm Türkiye’de günümüzde yöneten ideoloji konumunda değildir. Daha açık bir ifadeyle, ne yazık ki, Kemalizm 1938 sonrası iktidarda değildir. Yağmanın, talanın, yolsuzluğun, yoksulluğun, yandaşlığın ucunda kıyısında onun katkısı yoktur. Kemalizm, bu olumsuzluklara çözümdür. Kemalizm, özünü korumakta, gelişmektedir. Küresel çağda bir halk hareketi olarak gelişmektedir. Kemalizm’in küresel çağda bir anakronizm (çağa uymazlık) değil, küresel çağın diyalektiğinin Türkiye’ye dayattığı bir çözüm yolu olduğuna dair temel sayıltımız, her geçen gün daha fazla destek bulmaktadır. Bu çerçevede yapılması gereken Kemalizm’i bir iktidar projesi, bir çözüm projesi olarak sunmak, meydan okumalara tutarlı yanıtlar vermektir.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Küresel çağda, Kemalist bağlamlı bir iktidar projesinin en temel dayanağının, Kemalist bağlamlı milliyetçilik olacağı ortada. Önümüzdeki sürecin en temel ayrımlaşması olarak görülecek, ulusalcı/ulusalcı olmayan ayrımlaşmasında, Kemalist güçlere çok önemli görevler düşüyor. Yapılması gerekenlerin birincisi, kendini milliyetçi ya da ulusalcı olarak tanımlayan güçleri, Kemalizm bağlamına çekmek. Böyle bir yolun ilk adımı Mustafa Kemal Atatürk’ün Medeni Bilgiler ders kitabına kendi eliyle yazdığı şu millet tanımını milliyetçi/ulusalcı güçlerin temel uzlaşma noktası haline getirmekten geçiyor: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Böylelikle bölücü değil birleştirici olma adına önemli bir kazanç sağlanabilir. İkincisi, ise laiklik, cumhuriyetçilik, halkçılık, devrimcilik ve devletçilik üzerinden toplumsal, ekonomik ve siyasal sorunlara çözüm yollarını ortaya koymak. Böylelikle, küresel çağın diyalektiğinden yararlanıp, Kemalizm’i ilk aşamada iktidar seçeneği, ikinci aşamada iktidar yapmak.  Kemalist bağlamın yeniden üreteceği milliyetçilik düşüncesinin rehberliğinde, milletçe; diğer bir ifadeyle etnik kökeni, dini, mezhebi ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsuru olma onurunu taşıyan eşitler olarak ilerlemek! Türk milleti olarak ilerlemek! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(İlk Kurşun, Sayı:14, Aralık 2006, s.16)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-7783630452703329929?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/7783630452703329929/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=7783630452703329929' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/7783630452703329929'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/7783630452703329929'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/03/kemalizm-ve-milliyetilik-utku-yapici_05.html' title='KEMALİZM ve MİLLİYETÇİLİK - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/RewYMmMCrMI/AAAAAAAAAEo/zYiZpCRiKt8/s72-c/4a18b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-4602694297359497665</id><published>2007-02-10T12:55:00.000-08:00</published><updated>2007-03-03T07:44:53.797-08:00</updated><title type='text'>RUSYA'NIN BORU HATLARI DİPLOMASİSİ - GAZPROM YAYILIYOR - UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc48PfmEj4I/AAAAAAAAAAM/w473esmDJwE/s1600-h/RUGasPipesMap.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5030024070696308610" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc48PfmEj4I/AAAAAAAAAAM/w473esmDJwE/s400/RUGasPipesMap.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Rusya Federasyonu, sahip olduğu petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinden dış politika stratejileri oluşturmaya devam ediyor. Eşzamanlı olarak da, çeşitli yönlerden kendine bağlı “yakın çevre” ülkeleri üzerinde farklı yöntemlerle baskı uygulayarak, bu ülkelerden geçen boru hatlarının mülkiyetini eline geçirmek istiyor. Böylelikle enerji ve enerji iletim yolları konusunda neredeyse bir tekel oluşturarak, hem yakın çevre üzerindeki etkisini kuvvetlendirme, hem de Avrupa üzerinde enerji konusuna dayalı diplomasisini kurumsallaştırma yönünde bir çaba içinde. Bu çalışmada, Putin yönetiminin bu politikasını, Belarus örneğiyle inceleyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belarus Konusunda Rusya’nın Elindeki Kartlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Bağımlılık İlişkisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belarus konusunda Rusya’nın sahip olduğu kartlar, bu ülke üzerinde baskı politikası izlemesi konusunda Rusya’nın elini oldukça kuvvetlendirmekte. Bu kartlardan birincisi, Tsygankov’un ifade ettiği gibi, Baltık ülkelerinin aksine, Belarus’un Sovyet sonrası dönemde ulusal kimlik inşa sürecini tamamlayamamış olmasıdır. Ulusal kimlik oluşturma konusundaki eksiklikler, milliyetçi bir siyasal elitin oluşum sürecini engellemiş, böylelikle, Belarus’un ekonomik tercihleri Sovyet döneminin bir devamı halinde sürmüştür. Bir başka ifadeyle, Belarus özelinde ulusal kimlik bağımsız değişkeni, iç yapı ara değişkeni üzerindeki etkisi üzerinden, devletin ekonomik tercihleri bağımlı değişkenini şekillendirmiş, sonuçta Rusya Federasyonu ekonomik olarak kendine bağımlılığını sürdüren bir “yakın çevre” komşusu kazanmıştır. (1) Belarus dış ticaretinde Rusya’nın payı yüzde ellilerle ifade edilmektedir. (2) Bu bağımlılık ilişkisini Rusya Federasyonu, dış politik stratejileri bağlamında araçsallaştırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.Batı’nın Belarus Yönetimine Karşı Olumsuz Tavrı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belarus konusunda, Rusya Federasyonu’nun elini kuvvetlendiren ikinci unsur, Batı dünyasının Belarus yönetimine karşı takındığı olumsuz tavırdır. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 2005 yılı Nisan ayında Litvanya’nın başkenti Vilnius’ta katıldığı NATO toplantısı sonrasında yaptığı “Belarus Avrupa’nın son diktatörlüğüdür” açıklaması ve Belarus’taki muhalefete açık destek vermesi (3) ABD’nin Belarus yönetimine karşı tavrını ortaya koymuş, AB ise Belarus yönetimini dışlayıcı bu yaklaşımı kabullenir görünmüştür. ABD ile birlikte AB, Mart 2006’te Belarus’ta yapılan devlet başkanlığı seçimini anti-demokratik bulmuşlar, ABD seçim sonuçlarını tanımadığını ilan etmiş, seçimler sonrasında üçüncü kez iktidara gelen Lukaşenko ise “devrim tezgahınız Belarus’ta tutmadı” diyerek, (4) biraz da zorunlu olarak Rusya’ya yanaşmak durumunda kalmıştır. 2006 yılı Nisan ayında AB’nin, Belarus Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko ve 30 üst düzey yetkili hakkında Birlik üyesi ülkelere seyahat yasağı getirmesi ve Mayıs ayı içinde AB Konseyi’nin Lukaşenko ve Belarus yönetimindeki 35 kişinin malvarlıklarının dondurulduğunu açıklaması (5) AB kapılarını Belarus yönetimine iyice kapatmıştır. Böylelikle Batı ile Doğu arasına tarihsel olarak da sıkışmış bu ülkenin yönetiminin karşısında şekillenen sert Batı tavrını Rusya Federasyonu yöneticileri iyi değerlendirmişler, bu ülkeyle kurdukları sıkı bağımlılık ilişkisinin yardımıyla Lukaşenko yönetimine destek üzerinden ülke üzerindeki etkinliklerini arttırmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Alternatif Boru Hatları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belarus konusunda Rusya’nın elini kuvvetlendiren üçüncü unsur, Rusya’nın Avrupa’ya giden doğalgaz ve boru hatları konusunda Belarus’u devre dışı bırakacak alternatiflere sahip olma yolunda attığı adımlardır. Baltık denizi üzerinden Rusya doğalgazını Almanya’ya taşıyacak boru hattı bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu projenin hayata geçmesiyle, Kuzey Avrupa enerji güzergahında Belarus ve Polonya yoluna bir alternatif yaratılacak, böylelikle hem ABD çıkarlarına karşı daha ılımlı “yeni Avrupa’nın” savunucularından Polonya boru hatları oyunundan dışlanabilecek, hem de Belarus’a karşı Rusya adına önemli bir koz kazanılmış olacaktır. Bu hat yardımıyla, Rusya'nın Belarus ya da Polonya'ya doğalgaz akışını sınırlandırması halinde, Almanya'nın bundan etkilenmemesi sağlanacak, böylelikle, Avrupa ülkelerinin Rusya’ya tepkisi en aza indirilerek, Rusya “yakın çevre” ve doğu Avrupa ülkeleri üzerinde “petrol” kozunu oynayarak stratejik avantaj sağlama şansına daha fazla sahip olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, Rusya Federasyonu, AB ülkelerini “boru hattı diplomasisi” ile ikiye bölebilecek, daha az güçlü ve birlikten uzak bir Avrupa karşısında stratejik seçeneklerini çoğaltma şansına kavuşabilecektir. Polonya Savunma Bakanı Radek Sikorski’nin şu sözleri, bu noktanın altını çizmektedir: “Eğer AB içinde Almanya gibi önemli ülkeler bir yandan güvenlik ve dış politika konularında dayanışma istediklerini söylerken, diğer yandan ABD, Rusya ya da Çin'le ilişkilerin yahut Birleşmiş Milletler'de reform konusunun ya da enerji politikalarının kapsam dışı bırakılmasını isterse, o zaman hangi ortak zeminde bir işbirliği sağlayabiliriz ki?" (6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, Rusya-Avrupa boru hatları güzergahı alternatiflerinden Ukrayna’nın, Yanukoviç’in başbakanlığa atanmasından sonra Rusya Federasyonu çıkarlarına karşı daha ılımlı hale gelmesi de Rusya’nın Belarus politikasında elini kuvvetlendirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazprom ve Son Enerji Krizi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya Federasyonu son aylarda, tıpkı Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan ve Moldova’ya karşı olduğu gibi Belarus’a karşı da, yukarıda saydığımız kartların kullanıldığı baskıcı dış politika stratejilerini daha yoğun bir biçimde uygulamaya koymuştur. Bu konuda Rus dış politika yapıcılarının en önemli aracı ise bir enerji devi; Gazprom olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi olan Gazprom, Rusya’nın da en önemli şirketlerinden biri olarak tüm dünya gaz rezervlerinin %17’sini, Rusya gaz rezervlerinin %60’ını kontrol etmektedir. Şirketin bir dış politika aracı olarak kullanılmasını sağlayan esas unsur, Gazprom’un en büyük hissedarının kontrol ettiği %50,01 hissesiyle Rusya Federasyonu hükümeti olmasıdır. (7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazprom’un doğalgaz rezervleri üzerindeki önemli payı ve Rus hükümeti ile ilişkileri dışında onu “doğalgaz diplomasisinde” önemli kılan bir diğer özelliği doğalgaz dağıtım ağlarına sahip olma üzerine kurulan stratejisidir. Dünyanın en büyük gaz dağıtım sistemi olan Rusya Birleşik Gaz Dağıtım Sistemi, Gazprom’un mülkiyetindedir. Esas önemlisi, Gazprom, Rus devletinin de desteğiyle, özellikle “yakın çevre” ülkelerinin boru hatlarının mülkiyetlerini ele geçirme yönünde büyük adımlar atmaktadır. Bu yolla ve yaratılan alternatif güzergahlarla, Rusya Federasyonu yönetimi, ana boru hattı güzergahları üzerindeki devletlerin bu jeopolitik konumlarından kaynaklanan güçlerini dış politika yapım süreçlerinde avantaj elde etmek için kullanmalarının önüne geçmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belarus örneğine tekrar dönersek, Belarus ile Rusya arasında son günlerde yaşanan enerji krizi de Rusya Federasyonu tarafından “yakın çevrede” hakimiyetini kuvvetlendirmek adına yaratılmış stratejik bir adım olarak değerlendirilebilir. Tıpkı 2005’in son günlerinde Ukrayna-Rusya arasında yaşanan enerji krizinde olduğu gibi, Putin yönetimi, bu krizde de Gazprom aracını kullanmaktan çekinmemiştir. Zaten kriz, Gazprom’un, önerdiği fiyatı kabul etmemesi halinde yeni yıldan itibaren Belarus'a doğal gazı keseceğini açıklaması üzerine çıkmıştır. Gazprom’un ilk önerdiği fiyat ise Belarus’un ödeyebileceğinin oldukça üzerinde, eski fiyatın dört katı civarında, 1000 metreküp doğalgaz için 200 dolar seviyesinde olmuştur. Gazprom yetkilileri kısa sürede bu fiyatı, daha makul olarak değerlendirilebilecek ancak Belarus için hâlâ oldukça yüksek sayılabilecek 100 dolar seviyesine düşürmüştür. Tam bu noktada, Gazprom, Belarus yönetimine boru hatları diplomasisi adına önemli bir öneri yapmış, 100 dolarlık fiyatın 80 dolarlık kısmının nakit olarak, geri kalanının da Belarus ulusal gaz şirketi Beltransgas’ın hisseleri ile ödenmesi önerisini getirmiştir. (8)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzlaşma Rusya’nın Yararına Oldu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda aktardığımız Rusya ve Belarus arasında yaşanan enerji krizi, iki ülke yönetimleri arasında kısa süreli gerginlikler yarattı, ancak yaklaşık 15 gün içerisinde uzlaşmayla sona erdi. Yapılan anlaşmaya göre, 1000 metreküp doğalgazın fiyatı 100 dolar seviyesine indirildi. Ayrıca Rusya, Belarus’un Rusya’dan alıp başka ülkelere sattığı petrol için Rusya’nın talep ettiği ton başına 180 dolarlık gümrük vergisini “şimdilik” 53 dolara kadar düşürdü. Karşılığında ise Belarus Avrupalı ülkelere giden petrol boru hattından ek gelir elde etme amacından vazgeçip koyduğu vergiyi kaldırdı. Esas önemlisi gaz boru hatlarına sahip olan devlet şirketi Beltransgaz’ın yarısını, 4 yıl içinde Rusya’ya devretme yükümlülüğünü üstlendi. (9) Böylelikle Rusya, “boru hatları diplomasisi” aracılığıyla, hem Belarus’u içten kontrol etme yolunda önemli bir etkene daha sahip oldu, hem de Avrupa’ya giden enerji hatları üzerindeki kontrolünü güçlendirerek, bu konuda tekel olma yolunda önemli bir adım daha attı.&lt;br /&gt;Putin attığı bu stratejik adımı, Belarus’a destek olarak sundu. Her şeye karşın Rusya Federasyonu’nun Belarus ekonomisini desteklemeye devam edeceğini vurguladı. Bu yıl Belarus’a tanınan özel indirimlerle, gazda 3.3 milyar dolar, petrolde ise 2.5 milyar dolar olmak üzere enerji alanında toplam 5.8 milyar dolar yardım ettiklerini söyledi. “Bütçesi 14 milyar dolar olan Belarus için bu çok önemli bir katkıdır, yani bütçesinin yüzde 41’ine eşit bir mali destektir” sözlerinin ardından, bu yardımların en azından bir dahaki Belarus seçimlerine kadar azalarak da olsa süreceğini ilân etti. (10) Böylelikle Lukaşenko yönetimine desteğini bir kez daha ifade etmiş oldu. Rusya Federasyonu’nun sadece dar stratejik amaçlarla hareket ettiğini, böyle bir yaklaşımın aslında uzun vadede Rusya Federasyonu’nun dostlarını ondan uzaklaştıracağını ve BDT’yi işlevsiz kılacağını savunan görüşlere de bir cevap vermiş olduğunu düşündü. Putin, “boru hatları diplomasisi”ni dış politikasının temel unsuru olarak sunuyordu, ancak bunun “yakın çevrenin” çıkarlarının bu politikaya feda edildiği anlamına gelmediği fikrini yaymaya çalışıyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan ise bizzat Putin tarafından, Rusya’nın böyle stratejik adımları atması temel kaygıları “enerji güvenliği” olan Avrupa Birliği ülkelerinin kaygılarını gidermek amacıyla ilişkilendiriyordu. Böylelikle Rusya yönetimi, Avrupa’dan yönelecek tepkileri de bertaraf edebilecekti. Putin artık, öncelikli olarak yeni enerji sorunlarıyla karşılaşmak istemeyen; kendine bu konuda bağımlı Avrupa ülkeleri liderlerine şu sözleri gülen gözlerle söyleyebilir, onların yüreklerini ferahlatabilirdi: “Rusya güvenilir bir enerji kaynağı olarak kalmaya devam edecek!” (11)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Cumhuriyet Strateji, 3/136, ss.16,17)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-4602694297359497665?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/4602694297359497665/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=4602694297359497665' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4602694297359497665'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4602694297359497665'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/02/rusyanin-boru-hatlari-diplomasisi_10.html' title='RUSYA&apos;NIN BORU HATLARI DİPLOMASİSİ - GAZPROM YAYILIYOR - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc48PfmEj4I/AAAAAAAAAAM/w473esmDJwE/s72-c/RUGasPipesMap.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-4572965189131656699</id><published>2007-02-10T12:54:00.000-08:00</published><updated>2007-02-10T14:04:25.448-08:00</updated><title type='text'>MOLDOVA'DA YÜKSELEN RUS ETKİSİ - UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5CIvmEkEI/AAAAAAAAACY/8KbY_34yynI/s1600-h/map_moldova.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5CIvmEkEI/AAAAAAAAACY/8KbY_34yynI/s400/map_moldova.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5030030551801958466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Moldova, coğrafi açıdan olduğu kadar, kültürel, ekonomik ve politik açılardan da Romanya ve Ukrayna arasına sıkışmış küçük bir ülke. Aslında, Moldova’nın bu sıkışmışlığını, daha geniş bir açıdan, Avrupa ve Rusya etki alanları arasında kalma üzerinden okumak da mümkün. Biz de bu çalışmamızda, bu temel perspektif dahilinde, Moldova’nın son süreçteki konumunu değerlendireceğiz. Avrasya coğrafyasında Rus etki alanının genişlemesinin Moldova özelindeki sonuçlarını inceleyeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moldova Tarihi: Arada Kalmışlığın Göstergesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moldova, Ukrayna ve Romanya tarafından çevrelenen, Karadeniz’e çıkışı olmayan, büyük ölçüde tarıma dayalı bir ekonomiye sahip, yüzölçümü bakımından Konya ilinden küçük bir ülke. Moldova’nın 5 milyon olan nüfusunun farklı verilere göre, yaklaşık %65-75’i Moldovalı/Romen, %8-14’ü Ukraynalı, %5-13’ü Rus, %3.5-4.5’u Gagavuz ve %2’si Bulgar etnik kökenlilerden oluşmakta. Etnik köken olarak Ukraynalı ve Rus olanların ülkeyi ikiye bölen Dinyester ırmağının doğusunda nüfusun büyük bir kısmını oluşturuyor olmaları kayda değer bir unsur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Tarihi adı Besarabya olan Moldova toprakları, &lt;/span&gt;&lt;a title="16. yüzyıl" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/16._yÃ¼zyÄ±l"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;16. yüzyılda&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a title="Osmanlı İmparatorluğu" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/OsmanlÄ±_Ä°mparatorluÄu"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Osmanlı İmparatorluğu&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'nun egemenliği altına girdi. &lt;/span&gt;&lt;a title="1812" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1812"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;1812&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; yılına kadar bölge, &lt;/span&gt;&lt;a title="Boğdan" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/BoÄdan"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Boğdan&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; adıyla &lt;/span&gt;&lt;a title="Osmanlı İmparatorluğu" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/OsmanlÄ±_Ä°mparatorluÄu"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Osmanlı İmparatorluğu’na&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; bağlı kaldı. Bölge, &lt;/span&gt;&lt;a title="1812" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1812"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;1812&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; yılında &lt;/span&gt;&lt;a title="Osmanlı" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/OsmanlÄ±"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Osmanlı&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;-&lt;/span&gt;&lt;a title="Rus" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Rus"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Rus&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; Barış Anlaşması’yla bu kez &lt;/span&gt;&lt;a title="Rusya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Rusya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Rusya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'nın egemenliği altına girdi. Böylelikle etnik değil, coğrafi ve siyasi faktörlerle şekillenen, Romanya’dan ayrı bir Moldovalılık kimliğinin oluşum süreci başlamış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="Rusya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Rusya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Rusya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'nın &lt;/span&gt;&lt;a title="Kırım Savaşı" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/KÄ±rÄ±m_SavaÅÄ±"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Kırım Savaşı&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'nı kaybetmesinin ardından Moldova'nın bir kısmı (Güney &lt;/span&gt;&lt;a title="Besarabya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Besarabya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Besarabya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;) &lt;/span&gt;&lt;a title="Romanya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Romanya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Romanya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'ya geçti, ancak &lt;/span&gt;&lt;a title="Rusya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Rusya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Rusya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a title="1878" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1878"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;1878&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'deki &lt;/span&gt;&lt;a title="Berlin Kongresi" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Berlin_Kongresi&amp;action=edit"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Berlin Kongresi&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; ile bu bölgeyi geri aldı. &lt;/span&gt;&lt;a title="I. Dünya Savaşı" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/I._DÃ¼nya_SavaÅÄ±"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;I. Dünya Savaşı’ndan&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; sonra, &lt;/span&gt;&lt;a title="1918" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1918"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;1918&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'de bölgenin Dinyester’in doğusu dışında kalan kısmı &lt;/span&gt;&lt;a title="Romanya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Romanya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Romanya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'nın eline geçti. Buna karşılık, &lt;/span&gt;&lt;a title="1924" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1924"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;1924&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; yılında Ukrayna’nın hakimiyetindeki Dinyester'in doğu yakasında, Moldova Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (MÖSSC) kuruldu. MÖSSC’nin kuruluşu ile, 1812 sonrasında vurgulanan Moldovalılık kimliği üzerinden yeni bir politik söylem geliştirildi. Bu söylem, Moldova dilinin Romence’den farklılığı üzerine oturtuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a title="1940" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1940"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;1940&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; yılında &lt;/span&gt;&lt;a title="Sovyetler Birliği" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Sovyetler_BirliÄi"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Sovyetler Birliği&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;a title="Besarabya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Besarabya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Besarabya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'yı yeniden ele geçirdi ve bu bölgenin büyük bir kısmını MÖSSC ile birleştirdi. &lt;/span&gt;&lt;a title="Almanya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Almanya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Almanya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'nın &lt;/span&gt;&lt;a title="SSCB" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/SSCB"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;SSCB&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'ne saldırması ile &lt;/span&gt;&lt;a title="SSCB" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/SSCB"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;SSCB&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; bir kez daha Temmuz &lt;/span&gt;&lt;a title="1941" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/1941"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;1941&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;’de Moldova'yı &lt;/span&gt;&lt;a title="Romanya" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Romanya"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Romanya&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;'ya vermek zorunda kaldı, ancak &lt;/span&gt;&lt;a title="Sovyet" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Sovyet"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;Sovyet&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; kontrolü Ağustos 1944’te tekrar sağlandı. Sovyetler Birliği’nin egemenliği altında, bir taraftan Moldova’nın “akraba ülke” Romanya ile bağlantıları kesildi, diğer taraftan özellikle Transdinyester bölgesinde kurulan endüstri sahalarına büyük çaplı Rus ve Ukraynalı göçü gerçekleşti. Moldova 27 Ağustos 1991’de bağımsızlığını kazandı. Bu yaşanan çalkantılı tarih, günümüzde Moldova’nın yaşadığı kimlik ve dış politika yönelimleri konusundaki tartışmaları ve sahip olduğu “kırılgan bağımsızlığı” anlamada kilit önemdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moldova’da Üç Siyasi Yönelim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moldova’nın siyasi yaşamında, ülkenin tarihinden gelen çelişkilerin şekillendirdiği üç temel yönelimin bulunduğunu söyleyebiliriz. Birinci yönelim, bir “Moldovalı” kimliğinin varlığını bile reddeden, böyle bir kimliğin Sovyet yönetimi tarafından, Romanya ile Moldova’yı ayrıştırmak için bilinçli bir biçimde oluşturduğunu ileri süren yaklaşımdır. İkinci yönelim, özellikle Transdinyester bölgesinde hakim olan, “Moldovalı” kimliğini reddetmeyen, ancak Moldova’nın gelişmesinin tek yolunu Rusya Federasyonu ile birleşmekte gören anlayıştır. Bu yaklaşımın bir bölümünü ise Transdinyester ayrılıkçıları oluşturmaktadır. Bu kesim, Moldova’nın bir bütün olarak Rusya Federasyonu ile birleşmemesi durumunda, sadece Transdinyester bölgesinin Rusya’yla birleşmesi gerektiğini savunur. Üçüncü yönelim ise, bu iki anlayış arasında bir anlamda bir orta yolu simgeler. “Moldovenizm” olarak isimlendirilen bu yaklaşım, ortak bir “Moldovalılık” kimliği altında ülkesel bütünlüğü sağlamayı hedeflemektedir. Bu yaklaşım, hem Romen hem de Slav kimlikleri üzerinden siyasal strateji oluşturan gruplar tarafından ciddi eleştiriye uğramaktadır. Romanya ile birleşme tarafları “Moldovenizm”i, ancak zayıf bir Moldova’nın varolmasını sağlayacak bir yaklaşım olarak değerlendirip, bu durumun son tahlilde Rus stratejilerine hizmet edeceği görüşünü savunmaktadırlar. Rusya ile birleşme taraftarlarının bir kısmı ise Slav etnik köken üzerinden strateji oluşturduklarından, “Moldovenizm”i buna engel olarak görüp, kötülemektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romen kimliğini merkeze alarak siyasal strateji üreten grupların bir kısmında, (tıpkı Ukrayna’da olduğu gibi) Katoliklik yer tutmaya başlasa da, ülke nüfusunun %90’ından fazlası Ortodoks kiliselerine bağlı kalmayı sürdürmektedir. Ancak bu durum, kiliseler üzerinden yeni siyasi ayrımlaşmaların şekillenmesine engel değildir. Moldova Din İşleri Başkanlığı’nın verilerine göre, Moldova Ortodoks Kilisesi en yaygın kilise konumundadır. 1992 yılında Moldova Ortodoks Kilisesi’nden ayrılan Besarabya Ortodoks Kilisesi önemli güç sahibidir. Rus Ortodoks Kilisesi ise üçüncü büyük dinsel güç konumundadır. Bu farklılaşmalar, siyasi yönelimlerdeki kutuplaşmalar üzerinde etkili olacak potansiyeldedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi Yönelim Hakim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moldova’nın bağımsızlığı kazanma sürecinde, Romanya ile birleşme taraftarlarının siyasi arenaya hakim olduğu söylenebilir. Bu yönelim, daha bağımsızlık öncesinde, 1989’da Kiril alfabesinden Latin alfabesine geçişi Kişinev’deki kitlesel gösteriler eşliğinde gerçekleştirerek gücünü göstermiştir. Bağımsızlık sonrasında, bu yönelimin etkisiyle yaşanan Rusya Federasyonu’ndan uzaklaşma süreci, kısa sürede Transdinyester’de etkisini göstermiş ve bu bölge de tepki olarak Moldova’dan bağımsızlığını ilan etme noktasına gelmiştir. (1) 1992 yılı, gerilimin silahlı çatışma noktasına ulaştığı zaman olmuştur. Böylelikle Moldova’nın bağımsızlık sonrası tarihinin günümüze kadar uzanan en önemli sorunu olan Transdinyester sorunu ortaya çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 yılı seçimlerine girilirken ise, Komünist Parti dışındaki neredeyse tüm partiler, (Soros gibi dış destekçilerin de yardımıyla), iç politik ve ekonomik sorunları AB’ye eklemlenerek çözme noktasında ortak bir zemin inşa etmişlerdir. Böylelikle, birçok grubun nihai hedefi olan Romanya ile birleşme, AB’yle birleşmenin içine gizlenerek sunulmuştur. “Batılılık” ortak hedefinin (ardında saklı bir ortak-Romen kimliğiyle), ülkesel bütünlüğü sağlayarak yeniden Romenleşme açısından kullanılabileceği düşünülmüştür. Ancak 2000 yılı seçimlerini, bu anlayışın dışında kalan Komünist Parti kazanmış, 1992 çatışmalarının en yoğun ve acı biçimde yaşandığı yerlerden biri olan Dubasari doğumlu; bir Transdinyesterli; Vladimir Voronin Devlet Başkanı olmuştur. (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voronin’in Devlet Başkanlığı’nda politik arenaya üç yönelimden ikinci ve özellikle üçüncüsünün hakim olduğu söylenebilir. Bir başka ifadeyle, bir taraftan Rusya Federasyonu ile bağlar vurgulanmakta, fakat ülkesel bütünlüğü sağlamak adına “Moldovenism”e sarınılmakta, diğer taraftan, Rusya Federasyonu’nun hegemonyasına girmeme adına çok boyutlu bir dış politika üretilmeye çalışılmaktadır. Böylelikle Voronin yönetimi, Rusya ile iyi ilişkiler üzerinden Transdinyester sorununu ülke bütünlüğü çerçevesinde çözmeye dayanan hassas dengeler üzerine oturmaktadır. Rusya Federasyonu’nun Transdinyester’li ayrılıkçıları desteklediği ölçüde, Rusya dışındaki dış politika alternatiflerine yönelme yönünde simgesel adımlar atmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voronin yönetiminin bu (ikircikli) yaklaşımı diğer yönelimlerin önemli eleştirilerine uğramaktadır. Birinci yönelime sahip olanlar, yani Romanya ile birleşme taraftarları, Voronin’i Moldova’yı Sovyet günlerine geri götürmekle suçlamaktadırlar. Bolşevik devrime işaret eden 7 Kasım tarihinin yeniden ulusal bayram ilan edilmesini eleştirmekte, Rusça’ya verilen önemi sorgulamakta ve “Moldovenism”in Voronin yönetiminde bir devlet ideolojisi haline getirildiğini ileri sürmektedirler. Moldova’nın etnik ve dilsel açıdan Romanya kültüründen türediğini savunmanın devlete büyük zarar vereceği, Transdinyester sorununu çözümsüzleştireceği fikirlerine dayanan Voronin yaklaşımı, birinci yönelim tarafından özellikle 2003 yılında yürürlüğe giren “Moldova Cumhuriyeti Ulusal Politika Konsepti Belgesi” üzerinden sorgulanmaktadır. Belge, Moldova dilinin Romence’den farklılığını seslendirmekte, böylelikle Moldovalı’nın Romen’den farkına ulaşmakta ve son tahlilde Romenlerin Moldova’da bir azınlık olduğu sonucuna varmaktadır. Böyle bir yaklaşım, Romen kimliği ön plana çıkartanlar tarafından, devlet eliyle yapılmış bir bölücülük olarak yansıtılmakta ve Romenlerin ötekileştirilme süreci olarak değerlendirilmektedir. (3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voronin’in yaklaşımı Transdinyester ayrılıkçıları, Slav etnik köken üzerinden siyaset yapanlar ve Rusya yanlıları tarafından da zaman zaman eleştirilmektedir. Voronin’in Rusya Federasyonu karşısında konumlandığı her süreçte, bu kesimden gelen eleştiriler artmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’nın Artan Etkisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ukrayna’da Ocak 2005’te yapılan devlet başkanlığı seçimini Batı destekli Yuşçenko’nun kazanması, Voronin tarafından Transdinyester ayrılıkçılığı üzerindeki Rus desteğini zayıflatabilmek ve burada konuşlanmış Rus birliklerini 1999'daki AGİT İstanbul zirvesinde alınan kararlar gereği geri çekmeye zorlamak için önemli bir fırsat olarak görülmüştür. Rusya’nın Ukrayna seçimleri sonrası bu büyük stratejik kaybının verdiği cesaretle, Voronin yönetimi, artık daha uzaktaki Rusya ile ilişkileri daha arka plana itip, Transdinyester’in sınır komşusu Ukrayna ile ilişkileri geliştirerek, bölgedeki Rus etkisini daraltmanın yollarını arayan yeni bir strateji geliştirmiştir. Bu pragmatik yaklaşım, Yuşçenko yönetimi tarafından da destek bulmuş, 2006 yılı Mart ayında iki devlet arasında bu yönde çok önemli bir adım atılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Transdinyester bölgesinin dış destekçisinin Rusya olduğunu söylemiştik. Dolayısıyla, bu bölgedeki ayrılıkçı direncin kırılması, Rusya ile bu bölge arasındaki bağın kesilmesini ya da zayıflatılmasını gerektiriyordu. Bu bağın kesilmesinin en önemli araçlarından biri ise Transdinyester’in Ukrayna üzerinden Rusya Federasyonu ile yürüttüğü ticareti denetim altına almaktı. Yuşçenko’nun Ukrayna’da devlet başkanı seçilmesinin hemen ertesindeki uygun ortamda, Ukrayna ve Moldova yönetimleri tarafından bu yönde önemli adım atıldı. Yapılan anlaşmada, Transdinyester bölgesinden Ukrayna'ya veya Ukrayna üzerinden üçüncü ülkelere (yani büyük oranda Rusya’ya) ticareti yapılan bütün malların, Moldova gümrüğünden geçmesi gerektiği yönünde karar alındı. Böylece Moldova, Transdinyester Bölgesi’nin dış ekonomik ilişkilerini tamamen kontrol altına alma fırsatı yakaladı. (4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu durum çok uzun sürmedi. Rusya Federasyonu kısa sürede Voronin yönetimini hem içeriden hem dışarıdan baskı altına alıp, bu yöntemle yanına çekme yönündeki adımları atmaya başladı. Ukrayna yönetimini sıkıştırarak, Ukrayna’nın bu anlaşmadan çekilmesini sağladı. BDT Enstitüsü Başkanı ve milletvekili Konstantin Zatulin’in belirttiği gibi Rusya’nın Moldova politikasında Ukrayna’nın rolü çok büyüktü. Son süreçte Yanukoviç’in Başbakanlığa atanması ve Yuşçenko yaklaşımının temsilcisi Boris Tarasyuk’un Dışişleri Bakanlığı görevinden alınması, (5) “Moldova’yı Ukrayna üzerinden çembere alma” yönünde Rusya’ya önemli bir koz verdi. Rus etkisine daha açık hale gelen Ukrayna, Transdinyester sorununda Rusya’nın istediği biçimde rol almaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya diğer taraftan, Transdinyester’e doğrudan müdahalelerde bulunarak, Voronin yönetimine bir gözdağı daha verdi. 17 Eylül 2006 tarihinde Transdinyester’de yapılan ve bölge halkının %90 oranıyla bağımsızlık ve Rusya’ya katılma yönünde oy kullandığı referandum sürecinde Rusya’dan gelen Putin yanlısı “Naşi” (Bizimkiler) hareketi bir baskı gücüydü. Rusya, uluslararası toplumun referandumu tanımamasına rağmen, referandumu “halkın iradesinin bir neticesi” olarak tanımladı. Ayrıca, Moldova’nın Ukrayna ile Mart 2006 anlaşmasına dayanarak yürüttüğü Transdinyester’in Rusya’yla ilişkisini kesme sürecinde, zor durumda kalmış Transdinyester bölgesine Rusya “insani yardımda” bulundu. Diğer taraftan Moldova’nın temel geçim kaynağı şarap konusunda Moldova’ya ambargo uygulamaya başladı. Ağustos 2006’da Ukrayna’da başbakan olan Rusya yanlısı Yanukoviç’in Yuşçenko’nun Transdinyester siyasetinden vazgeçmesi, Moldova hükümetinin elini daha da zayıflattı. Yanukoviç’in Transdinyester’i Ukrayna’nın Reni limanına bağlayan tren yolunu yeniden açması, böylelikle Danube nehri üzerinden Karadeniz’e çıkılabilmesi Transdinyester yönetiminin konumunu güçlendirdi. Moldova’nın uyguladığı ambargoyu işlevsiz hale getirdi. (6) Böylelikle GUAM (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Moldova) örgütü de bir dağılma sürecine girdi. Rus ambargosuyla yaşadığı ekonomik sorunlar, Transdinyester konusunda artan baskılar, Ukrayna gibi bir dış desteğin Rusya tarafına kayması Voronin hükümetini çaresiz bıraktı. Moskova yönetiminin 1992 çatışmaları sırasında Transdinyester’de konuşlandırdığı ve halen bu bölgede bulunan birlikler, bu tehditlerin Voronin hükümeti tarafından daha fazla hissedilmesine neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Voronin hükümeti bu durumdan kurtulmanın yolunun Rusya Federasyonu ile uzlaşmaktan geçtiğini görerek, Belarus’ta gerçekleşen BDT Zirvesi sırasında Putin ile görüşmenin yolunu aradı. Bu istem, Putin tarafından da olumlu karşılandı. Sonuç olarak zirvede Rusya Devlet Başkanı Putin, Moldova Devlet Başkanı Voronin ile önemli bir anlaşmaya imza attı. Moldova’nın ihraç ürünlerinin büyük bir kısmını oluşturan ve ülkenin temel gelir kaynağı olan et ve şarap kalemlerinde, Rusya Federasyonu, Moldova’dan ithalatına getirmiş olduğu sınırlamaları kaldırdı. Bir diğer ifadeyle, Putin, Moldova ile ilişkilerinde de “havuç” politikasını izlemeye başladığını gösterdi.&lt;br /&gt;Böylesine bir ortamda, Transdinyester bölgesinde devlet başkanlığı seçimleri yapıldı. 1990’dan beri bölgeyi fiilen yöneten Rusya yanlısı Igor Smirnov, %82.4 oyla yeniden devlet başkanlığına seçildi. Moldova ve Avrupa Birliği, seçimleri geçersiz saydıklarını bildirmelerine rağmen, Rusya Federasyonu yetkilileri seçimleri demokratik buldular; halkın iradesinin bir yansıması olarak değerlendirdiler.&lt;br /&gt;Sonuç olarak Rusya Federasyonu’nun hassas dengeler üzerindeki Voronin hükümetine karşı “havuç” politikasına yönelirken, Transdinyester konusunu kendi çıkarları çerçevesinde Voronin yönetimine çözdürme niyetinde olduğu söylenebilir. Bu durumda problemin çözümü konusunda ilk akla gelen, 2003 yılında Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı İdaresi Yardımcısı Dimitriy Kozak tarafından öne çıkarılan; sorunun Moldova’nın federalizme geçmesi ile çözüleme ulaştırılmasını öngören ve Voronin tarafından reddedilen planın yeniden sunulmasıdır. Böylelikle Transdinyester’in Moldova’dan ayrılması kötüsü karşısında, Voronin hükümetini federalizme zorlayarak, ülke üzerindeki denetimi sağlamlaştırma politikası Rusya tarafından uygulanmaya koyulabilir. Transdinyester konusunda Ukrayna gibi bir dış desteği yitiren Moldova hükümetinin, ülke bütünlüğünü sağlamak ve ekonomik dengeleri korumak adına bu planı yeniden tartışmaya açması uzak bir ihtimal değil. Moskova’yı kısa vadede bu planı vurgulamadan alıkoyacak tek unsur ise, Rusya’ya karşı daha ılımlı olan Voronin’i zayıflatmanın, “Batı’cı” bir iktidarı Moldova’da işbaşına getirmeye dolaylı yoldan destek olacağı düşüncesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Cumhuriyet Strateji, 3/131, 1 Ocak 2007, ss.16,17)&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-4572965189131656699?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/4572965189131656699/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=4572965189131656699' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4572965189131656699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/4572965189131656699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/02/moldovada-ykselen-rus-etkisi-utku.html' title='MOLDOVA&apos;DA YÜKSELEN RUS ETKİSİ - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5CIvmEkEI/AAAAAAAAACY/8KbY_34yynI/s72-c/map_moldova.gif' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-6648192186874890257</id><published>2007-02-10T12:52:00.005-08:00</published><updated>2007-02-10T14:01:26.422-08:00</updated><title type='text'>RUSYA MÜCADELEDE ÖNE GEÇTİ - UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5AqvmEkBI/AAAAAAAAABs/JUUOORyIDrg/s1600-h/putin.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5030028936894255122" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5AqvmEkBI/AAAAAAAAABs/JUUOORyIDrg/s320/putin.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5AlfmEkAI/AAAAAAAAABk/EPHOsuWfv8s/s1600-h/natoflag.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5030028846699941890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5AlfmEkAI/AAAAAAAAABk/EPHOsuWfv8s/s200/natoflag.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28-29 Kasım 2006 tarihleri arasında Letonya’nın başkenti Riga’da gerçekleştirilen NATO zirvesi, zirve sonucunda “alınan ve alınamayan kararlarıyla” tüm Avrasya coğrafyası açısından önemli sonuçlar yaratabilecek bir sürecin başlangıcı olarak değerlendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirvede alınan kararlar ve atılamayan adımların Avrasya coğrafyası üzerindeki olası etkilerinin analizine zirveden Avrasya coğrafyasına yönelik beklentiler üzerinde durarak başlayabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirveden Avrasya’ya yönelik beklentileri olan unsurları kabaca üçe indirgemek mümkün. Birincisi, zirveden genişleme yönünde karar çıkmasını bekleyenler, ikincisi Afganistan operasyonu konusunda NATO üyeleri ve ortaklarından daha fazla destek isteyenler, üçüncüsü bu iki pragmatik istem grubunun ötesinde, NATO’nun dönüşümü konusunda inisiyatif oluşmasını bekleyenler. Bu üç gruba bir de, Türkiye gibi NATO’yla olan ilişkileri üzerinden AB ile olan ilişkilerini büyütmek isteyenler eklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genişleme Beklentisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci grup, zirveye ev sahipliği yapan ülke olan Letonya’nın “simgesel önemine” yakışır sonuçlar ortaya koyma gerekliliği üzerinde durmaktaydı. Riga’daki NATO Zirvesi, eski Sovyet topraklarında gerçekleşen ilk NATO zirvesi olması bakımından önemliydi. Ayrıca, zirvenin yapıldığı kent olan Riga, örneğin Estonya’nın başkenti Talinn gibi Sovyet ordusu tarafından işgale uğramış ancak kent dokusu bu işgalden Talinn’in aksine yara almadan çıkmıştı. Jugendstil mimarisi, Sovyet mimari geleneğinin izlerini yansıtmıyordu. Bu görsellik, Letonya adına, “Doğu’nun içinde kalmasına rağmen Batı’lı kalabilmiş” bir görüntü yaratıyordu. Aynı şey, görüntü düzleminde olmasa da düşünce düzleminde, “Doğu’nun içinde kalmasına rağmen Batı’lı olabildiğini” renkli devrimiyle ilan etme çabasındaki Gürcistan için de geçerli olamaz mıydı? “Batı ile birleşebilmek”, onun da hakkı değil miydi? Böylelikle zirveye giderken birinci unsurun bir kanadını, Gürcistan gibi Batı’nın bir parçası olma iddiasında olup, Rusya Federasyonu karşısında elini kuvvetlendirmek temel amacıyla NATO’ya üye olmaya hevesli ülkeler oluşturuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu unsurun bir diğer kanadını da, NATO’ya üye olmaya heveslilere destek olunması taraftar ülkeler oluşturuyordu. Örneğin, “Yeni Avrupa’nın” temel aktörlerinden Polonya’nın Devlet Başkanı Lech Kaczynski, Riga sürecinde Gürcistan’ın NATO’ya dahil edilmesinin kararlı destekleyicilerindendi. Hatta, zirve sonrasında şu sözleriyle genişlemeye karşı duranları eleştiriyordu: “Bazı NATO üyeleri NATO genişlemesine karşı olan Rusya’yı karşılarına almaktan korktular”.(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci grubun diğer kanadını ise, kendine has durumu nedeniyle Ukrayna oluşturuyordu. 11 Ocak 2005’te yeniden yapılan Devlet Başkanlığı seçimini Batı destekli Yuşçenko’nun kazanması, Ukrayna’nın yeni yönelimlerinin AB, ABD ve NATO olacağını işaret ediyordu. Ancak 2006 yılı Mart ayında gerçekleşen genel seçimden Yanukoviç’in Bölgeler Partisi’nin birinci çıkması ve Ağustos 2006’ya kadar yaşanan süreç sonrasında Yuşçenko’nun Başbakanlık görevini Yanukoviç’e vermek durumunda kalması Ukrayna-NATO ilişkileri açısından da önemli sonuçlar yarattı. Devlet yönetiminin bir kanadı (Devlet Başkanı Yuşçenko) NATO üyeliğini temel bir dış politika hedefi olarak sunarken, Rusya Federasyonu ile ilişkilere öncelik veren diğer kanat (Başbakan Yanukoviç) NATO’ya temkinli yaklaşan bir siyaseti kurumsallaştırmaya yöneliyordu. Bu nedenle, Ukrayna yönetiminin zirveden beklentisi bir bütünlük oluşturmadan uzak kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afganistan Operasyonu Konusu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NATO’nun tarihinde en fazla kara birliği konuşlandırdığı ülke olan Afganistan, Riga zirvesinde ele alınması beklenen konuların ilk sıralarında yer alıyordu. NATO üyelerinin, Afganistan’da büyük zorluklarla karşılaşan NATO kuvvetlerine daha fazla destek olması talebi pek şaşırtıcı olmayacağı gibi en çok ABD’den gelmekteydi. Zirvede ABD Başkanı Bush, temelde NATO’nun Afganistan’daki görevini başarıyla tamamlayabilmesi için müttefiklerin ihtiyaç duyulan askeri katkıları sağlaması gerekliliği üzerinde durmaktaydı (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NATO’nun Dönüşümü Konusu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Riga’ya giden süreçte NATO’nun dönüşümü konusundaki beklentiler, Afganistan operasyonu konusunda sıkıntılı günler geçiren ABD yönetimi ve NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer tarafından sıklıkla ifade edilmekteydi. Riga Zirvesi’nin, daha önceki zirvelerde olduğu gibi NATO gündemini birçok kritik alanda genişleteceği üzerinde duran Scheffer’e göre bu alanların en önemlilerinden biri “savunma dönüşümü” idi. Scheffer, istikrarı sağlamanın “süratle tepki verebilecek, uzun mesafelerde konuşlandırılabilecek ve burada uzun sürelerle idame ettirilebilecek kuvvetlerin varlığına bağlı olduğu” üzerinde durmaktaydı. (3) Bu konuyu da Zirve’nin temel tartışma konusu haline getirmek için çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirvede Alınan Kararlar ve Avrasya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NATO’nun Riga Zirvesi sırasında, son altı aydır NATO bünyesinde tartışılan ve üzerinde yoğun pazarlıklar yapılan “Kapsamlı Siyasi Yönerge”, devlet ve hükümet başkanları tarafından onaylanarak kamuoyuna açıklandı. Belgede temel olarak, gelecek 10-15 yıl süresince NATO’nun izleyeceği stratejiler, değişim süreci ve bu süreçteki NATO’nun hedefleri ele alındı. Yönergeye göre, yakın gelecekte İttifak’a yönelik ana tehditler, terörizm ve silahlanma, bölgesel krizler, çökme noktasına gelen devletler, yeni teknolojilerin suiistimali ve yaşamsal önemdeki kaynakların akışının engellenmesi olarak belirlendi. Böylesine bir dünya algısının, İttifak üyelerini tehdit edecek etnik ve dinsel çatışmalar ve terörist faaliyetlerin giderilmesini İttifak’ın görev alanına dahil eden 1999 Stratejik Konsepti’ni desteklediği, onunla çelişmediği vurgulandı. Bir diğer taraftan, çizilen tabloda öngörülen tehditleri önleme adına süratle tepki verebilecek, uzun mesafelerde konuşlandırılabilecek ve burada uzun sürelerle idame ettirilebilecek Acil Mukabele Gücü’nün bir öncelik olduğu ifade edildi. (4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, gerek Acil Mukabele Gücü’nü gerekse NATO’nun Afganistan misyonunu destekleme konusunda Avrupa ve ABD arasındaki görüş ayrılıkları törpülense de tam olarak giderilemedi. Acil Mukabele Gücü tam operasyonel ilan edildi, ancak üzerindeki tartışmalar dinmedi. İttifak üyeleri, NATO’nun Afganistan misyonundaki kuvvetlerinin nerede, ne zaman ve nasıl kullanılacağı konusundaki ulusal çekincelerinin bir kısmından vazgeçmek konusunda anlaştılar. Daha da önemlisi acil durumlarda, İttifak üyeleri, yardıma ihtiyaç duyan kuvvetlere, korudukları çekincelerine rağmen koşulsuz destek vereceklerini ilan ettiler. (5) Ancak iki kutuplu uluslararası sistemin Avrupa’ya dayattığı “ortak düşman” algısının, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ertesinde ortadan kalkması, Afganistan operasyonu konusunda özellikle “eski Avrupa’da” ABD’ninkinden farklı sesler çıkmasına yok açtı. Bu durum da, Atlantik ötesi ilişkilerin ve NATO’nun 11 Eylül sonrasındaki yeni güvenlik ortamına uygunluğunun test edileceği temel konu olarak görülen Afganistan konusunda, (daha geniş bir açıdan değerlendirildiğinde Rusya’yı ve Çin’i çevreleme konusunda) ABD’nin elini zayıflatmaya devam ediyor. (6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirvenin temel konularından biri olan genişleme konusu da Atlantik ötesi bağın zayıflığı konusundaki NATO merkezli endişeleri açığa çıkaran bir diğer faktör oldu. Zirve sırasında, Fransa, Almanya ve İspanya, NATO’nun Doğu’ya doğru genişlemesine ara verilmesi gerektiğini savundu. Rus basınının yazdığı gibi, hem yukarıda aktarılan ve İttifak içinden gelen stratejik muhalefet, hem de Rusya’nın özellikle Avrupa’nın Rusya’ya enerji bağımlılığı üzerinden yürüttüğü siyasetin (7) etkisiyle Ukrayna ve Gürcistan gibi Sovyet sonrası devletlerin yakın gelecekte NATO saflarına katılamayacağının netleştiği bir durum ortaya çıktı. (8) Avrasya coğrafyasına yönelik, Rusya’yı çevreleyici bir stratejinin Ukrayna ve Gürcistan üzerinden kısa vadede gerçekleştirilememesinin anlaşılması üzerine “ortak değer” ve “ortak güvenlik algılamaları” söylemlerinden hareketle, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Kore ve Japonya gibi “seçilmiş” bazı devletlerle ve Balkanlarla yakın askeri işbirliğinin geliştirilmesinin bir hedef olarak sunulmasına öncelik verildi. Bu işbirlikleri üzerinden NATO’nun küreselliği bir kez daha vurgulandı. (9)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirve Sonrasında Yaşananlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirvenin hemen ertesinde, Zirve’de “alınan ve alınamayan kararların” verdiği güvenle Rusya Federasyonu’nun Letonya büyükelçisi Viktor Kalyuzhny’nin Letonya yönetimine yönelik olarak verdiği şu demeç, zirve sonrası Avrasya konusunda önemli ipuçları verdi. Kalyuzhny’ya göre “Letonya’nın AB’ye girmesi sonrasında Letonya’da Rusya Federasyonu ile bütün sorunların Brüksel aracılığıyla çözülebileceği konusunda yaygın bir kanı oluşmuştu. Ancak Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler, Rusya ile olumlu ikili ilişkiler geliştirme konusunda etkin konumdalar….(Letonya’nın yapması gereken) coğrafi avantajını değerlendirip, Rusya ile enerji ve transit konusunda ilişkilerini geliştirme konusunda son fırsatı kaçırmamak.” (10)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirve sonrasındaki kısa sürede, Rusya’nın Avrasya coğrafyasında yeniden hakimiyet kurma yönünde elinde taşıdığı kartlar Ukrayna’daki gelişmelerle artmaya devam etti. NATO zirvesinde umduğu büyük desteği bulamayan Yuşçenko, ülke yönetiminde geri plana düşmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NATO zirvesinin hemen ertesinde Yuşçenko yaklaşımının hükümetteki uzantıları olan Dışişleri Bakanı Boris Tarasyuk ve İçişleri Bakanı Yuriy Lutsenko’nun parlamento tarafından görevden alınmaları (11) NATO-Ukrayna ilişkileri açısından ciddi sonuçlar doğurabilir. Özellikle Putin’in 22 Aralık 2006 tarihinde planlanan Ukrayna ziyareti, Rusya’nın Ukrayna’ya yaklaşımında “sopa” politikasını terk edip “havuç” politikasına yöneleceğini işaret ediyor. (12) Doğalgaz fiyatları konusunda Putin’in bu gezi sırasında Ukrayna’ya yapabileceği ufak bir jestin, Yanukoviç’e toplumsal desteği arttırabileceği dikkate alınmalı. Böylelikle gerek NATO-Ukrayna, gerekse AB-Ukrayna ilişkilerinde, bakanlıklara yönelik hamleler de göz önünde tutulursa, bir duraksama dönemine girilebileceği unutulmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zirveden genişleme konusunda büyük beklentileri olan bir diğer devlet olan Gürcistan da, zirve sonrasındaki hayal kırıklığıyla Rusya Federasyonu karşısında önemli bir direnç noktasını kaybetmişe benziyor. Gürcistan konusunda, Rusya Federasyonu’nun izlediği ve “Rusya’dan ‘Yakın Çevreye’ Mesaj” başlıklı yazımızda (Cumhuriyet Strateji, 3/121, ss. 22,23) aktardığımız politika, NATO’nun kayıtsızlığıyla birlikte düşünüldüğünde, Gürcistan üzerinde Rusya Federasyonu’nun etkisinin yakın gelecekte artacağının habercisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’nın Gürcistan politikasından “dersler” çıkaran ve özellikle ayrılıkçı Transdinyester bölgesi konusunda Rusya ile sorunlu olan Moldova, şimdiden Rusya Federasyonu ile barış içinde olma noktasında adımlar atmaya başladı. Riga’da NATO zirvesi gerçekleşirken, Riga’ya 400 km mesafedeki Belarus’ta gerçekleşen Bağımsız Devletler Topluluğu zirvesinde Rusya Devlet Başkanı Putin, Moldova Devlet Başkanı Voronin ile önemli bir anlaşmaya imza attı. Moldova’nın ihraç ürünlerinin büyük bir kısmını oluşturan ve ülkenin temel gelir kaynağı olan et ve şarap kalemlerinde, Rusya Federasyonu, Moldova’dan ithalatına getirmiş olduğu sınırlamaları kaldırdı. Böylelikle Putin, Moldova ile ilişkilerinde de “havuç” politikasını izlemeye başladığını gösterdi. Avrasya’ya hakim olma noktasında önemli bir konumdaki bu küçük ülkeyi de “gönüllü” bir biçimde yanına alma konusunda ciddi bir adım attı. Bu gelişmenin etkisiyle Putin’in zirve sonrasında söylediği şu sözler Gürcistan açısından anlamlıydı: “Minsk’te Gürcistan Devlet Başkanı ile görüştük. Ancak daha detaylı ve kıymetli görüşme Moldova Devlet Başkanı ile yaptığımızdı.” (13)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya’nın Askeri Yaklaşımları, NATO ve Yakın Çevre&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Yakın Çevre’yi toparlama konusunda Rusya Federasyonu yönetimi tarafından tüm bu yapılanlar, Rus askeri-politik kompleksinin NATO konusundaki yaklaşımıyla bütünleniyor. Alexander Golts’un ifade ettiği gibi, Rusya Federasyonu’nda askeri yapı, varlığını ve etkisini koruyabilmek için NATO’yu bir düşman olarak elinde tutmaya ihtiyaç duyuyor. Böylelikle bir taraftan, Atlantik ötesi bağın sahip olamadığı bir “ortak düşman” algısı, statükoyu güçlendirici bir unsur olarak dayatılıyor, diğer taraftan milyonlarca askerin orduya alınmasını ve bu yönde harcanılan büyük kaynakları haklı kılmak için kuvvetli bir gerekçe sunuluyor.(14) Biz bunlara, Yakın Çevre’yi sağlama almak için yapılanları da ekleyebiliriz. Yakın Çevre’yi toparlama, son tahlilde Batı’ya ve NATO’ya karşı güçlü olmak amacına da bağlanabiliyor. Böylelikle, NATO, Rusya Federasyonu için (tıpkı Sovyetler Birliği zamanında olduğu gibi), “etkin ve güçlü olma konusunda yüreklendiren bir ortak düşman” olma rolünü oynamaya devam ediyor. Küresel çağda, “Atlantiğin iki yakasının” sahip olamadığı en önemli silah olan “ortak düşman” tasavvuru, yüzeyden görünmeyen bir harekete geçirici neden olarak Rusya Federasyonu’nun farklı güçlerini birbirine bağlamaya devam ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Cumhuriyet Strateji, 3/129, 19 Aralık 2006, ss.12,13)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-6648192186874890257?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/6648192186874890257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=6648192186874890257' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/6648192186874890257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/6648192186874890257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/02/rusya-mcadelede-ne-geti-utku-yapici_10.html' title='RUSYA MÜCADELEDE ÖNE GEÇTİ - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5AqvmEkBI/AAAAAAAAABs/JUUOORyIDrg/s72-c/putin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1483158947851509093.post-694748618395699996</id><published>2007-02-10T12:50:00.000-08:00</published><updated>2007-02-10T14:03:25.347-08:00</updated><title type='text'>KAZAKİSTAN'DA İNCE HESAP - UTKU YAPICI</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5BYfmEkDI/AAAAAAAAACM/vWrECiSIUEM/s1600-h/mapKazahkstan01.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5BYfmEkDI/AAAAAAAAACM/vWrECiSIUEM/s400/mapKazahkstan01.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5030029722873270322" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Geçtiğimiz günlerde Kazakistan’ın Tengiz bölgesindeki Tengizchevroil petrol şirketine ait inşaat alanında, Kazak işçilerin, Türk işçilerin bulunduğu şantiyeye yönelik saldırısında 140 Türk işçi yaralandı. Bu olayın nedenleri, önem düzeyi ve olası sonuçlarıyla ilgili olarak farklı çevrelerce çok farklı yorumlarda bulunuldu. Örneğin, Türk-Kazak İş Konseyi Başkanı Oktay Varlıer, saldırıyı “Türkler daha ucuza iş yapıyor diye buralardan kaçırılmak isteniyor” biçiminde yorumlayıp, (1) olayın planlılığına ve stratejik bazı amaçlar taşıdığına deyinirken, Zaman Azerbaycan gazetesindeki bir yorumda “Kazakistan'daki son olay bir anlamda, Türkiye’nin herhangi bir yerinde başka şehirden gelen insanların sergileyebileceği, aynı şehirden olma algısının daha büyük versiyonu” olarak nitelendirildi. (2) Böylelikle olayın önemi “hemşehrilik” düşüncesinin getirdiği ortak hareket etme eylemine indirgenerek daraltıldı. Şüphesiz böyle bir yaklaşım da dolaylı olarak olayın neden ve sonuçlarının stratejik boyutunun göz ardı edilmesi yönündeki görüşlere hizmet etti. Bu makalemizde, tartışmalı Kazakistan olaylarının nedenleri ve sonuçlarını sosyolojik, ekonomik ve stratejik faktörleri göz önünde tutarak, kapitalist dünya ekonomisi temelinden hareketle değerlendireceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sovyet Sonrası Kazakistan: Kapitalist Dünya Ekonomisine Eklemlenmenin Yarattığı Sıkıntılar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazakistan, glastnost ve perestroika yıllarından itibaren büyük ekonomik, demografik, kültürel ve ideolojik dönüşümlerden geçmiştir. Sovyet sisteminin bir parçası olmaktan, Sovyet sonrası coğrafyanın kapitalist etkilere açık bölgelerinden biri olmaya evrilen Kazakistan, bu dönüşüm sürecinin getirdiği karmaşayı yoğun bir biçimde yaşamıştır. Dayatılan ekonomik programların ürünü özelleştirmeler, Kazakistan’da Nazpary’nin ifadesiyle “hırsızlık” biçimini almış; sosyal devlet düşüncesi terk edilmiş, tıpkı Rusya Federasyonu’nun ilk yıllarında olduğu gibi bir tarafta servet, diğer tarafta yoksulluk birikmeye başlamıştır. Yerel ve ulusal iktidar ve yeni zenginler küresel sermaye ile iç içe geçmiş, böylelikle küresel sermaye, iç politik düzlemde meşrulaşma yolunu bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir ortamın zorladığı demografik değişimler de kısa sürede gerçekleşmiştir. Bir tarafta Kazakistan’da yaşayan ve büyük oranda Kruşçev’in büyük Kazak bozkırlarının tarıma açılmasını içeren “Bakir Topraklar Projesi” (1955-1963) ile buraya gönderilen Rus, Belarus ve Ukraynalıların bir bölümü, yeni ekonomik koşulların zorlamasıyla Kazakistan dışına göç etmeye başlamışlardır. (3) Bu göçü pekiştiren şu iki nedenden söz edilebilir: Birincisi Kazak yönetiminin uygulamaya koyduğu özellikle kamu sektöründe çalışmayı Kazak diline hakim olmayla ilişkilendiren politikanın etkisidir. İkincisi ise, “yakın çevresindeki” Rus diasporasından bir dış politika aracı olarak yararlanma politikası izlemeye çalışan Putin yönetiminin, iç demografik sorunlar nedeniyle bu politikada ısrarcı olamamasıdır. Nitekim son günlerde, artan işgücü talebini, yurt dışındaki Rus diasporasından karşılama yolunda adımlar Putin yönetimi tarafından atılmaya başlamıştır. Bu çerçevede 50 bin Rus’un Rusya Federasyonu’na dönüşünün planlandığı duyurulmuştur. Bu politika, kısa vadede Almanya ve İsrail’deki Rusya kökenlilere yönelik düşünülse de, (4) sonuç olarak Rusya Federasyonu’na dönmeye daha istekli olacak Kazakistan Ruslarını da etkileyebilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomik dönüşümün ve Kazak devlet yönetiminin uygulamalarının yol açtığı diğer demografik değişim ise iç göçtür. Kırsal ekonominin çöküşünden oldukça etkilenen iç göçün sonucunda özellikle kentsel mekanlarda, göçebe kabile yaşamından kopup kente yerleşen Kazaklar ile kentli Rus dilli Kazaklar ve etnik kökeni Kazak olmayanlar arasında gerilimler baş göstermiştir. Kentsel mekanlarda ve şantiyelerde biriken, geri kalmışlıklarının nedenlerini kapitalist ekonomide değil Sovyet geçmişinde arayan, “ırk” ve “gelenek” unsurlarını ön planda tutan ve büyük oranda eğitimsiz olan bu kesim, iktidarla “Kazaklık” ortak paydasında buluşmuştur. Kazak devlet yönetimince üretilen yeni milliyetçiliği, ırkçı yaklaşımlarla çarpıtarak dönüştürmüştür. Bu kesimin bir bölümü, kentsel mekanlara, sokak çeteleri oluşturma yoluyla hakim olma yolunu seçmiştir. Güvenlik örgütlenmesinin yetersizliğinden dolayı, işletmeler bu çete elemanlarını bir nevi “kadrolarına” dahil edip güvenliklerini bu yolla sağlama durumunda kalmışlardır. Böylelikle, çetelerin kentsel mekanda yeniden üretilmesi süreci gelişmeye devam etmiştir. Özelleştirmenin geliştirdiği ticaret sektörü ve özellikle de petrol ve doğalgazın çıkarılmasına yönelik yatırım sahipleri, Kazak hükümetinin de teşvikiyle ard alanda biriken “Kazak” işsiz yığınların bir kısmından da (genellikle vasıfsız) işgücü olarak yararlanma yolunu seçmiştir. Yabancı sermaye bünyesinde çalışan bu yeni işçi Kazaklar, genellikle “yabancı”yı iyi ve kötü olarak ikiye ayırmışlar, işverenlerini yahut işverenlerinin olumlu referans verdiği yabancıları olumlamışlar, bu referanstan yoksun yabancıları ise kötülüklerin kaynağı olarak görme yolunu seçmişlerdir. Böylelikle resmi milliyetçilik düşüncesi ile etkileşim halinde ancak ondan oldukça farklı, yabancıları kategorilere ayıran; kimini aklayan kimini dışlayan, ırkçı yönleri yoğun ancak tutarsız bir anlayış ortaya çıkmıştır. Böyle bir anlayışın, “işverenler” tarafından stratejik bazı amaçlar çerçevesinde kullanılmaya uygun olduğu ortadadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyolojik Gerçekliğin Ticari ve Stratejik Amaçlar İçin Kullanımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda yer verdiğimiz görüşleri başka sözcüklerle ifade etmek gerekirse, Kazakistan özelinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ertesinde, büyük oranda ekonomik dönüşümlerin çarpıklıklarının ürünü olan yeni sosyolojik ve psikolojik dinamiklerin oluşmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bu dinamikler, stratejik ve ekonomik çıkarlar çerçevesinde kullanılmaya hazır halde, bölgesel çıkarları olan oyuncuların elinde beklemektedir. Son Kazakistan olayları ise bu sosyolojik ve psikolojik dinamiklerin, ekonomik ve stratejik çıkarlar çerçevesinde harekete geçirilmesi olarak değerlendirilebilir. Ya da en azından, bu olayların sonuçlarının bölgedeki yatırım dengeleri üzerinde etkileri olacağı söylenilebilir. Özellikle bu tür olayların tekrarlanabileceği ve boyutlarının artabileceği düşünülecek olursa…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçevede, Kazak hükümetinin yaklaşımının olaylar üzerinde, güvenlik sağlama boyutunun çok ötesinde etkilere sahip olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Şöyle ki, Kazak hükümet çevrelerinin, özellikle ABD kaynaklı yatırımların baskı gücü ile karşılaştığında, ABD ile doğrudan işbirliği halinde olmayan (rakip) Türk sermayesine engeller çıkardığı basına yansımıştır. Bu engeller, DEİK raporlarında mevcuttur. (5) Böyle bir durumda, ırkçı bazı hareketlerin ilgili aktörler tarafından, bir ekonomik ve stratejik faktör olarak kullanılması karşısında gerekli önlemleri almamak, bu hareketlerin bir dış politika aracı konumuna geldiği izlenimini yaratır. Bu durumda, zarar gören devletçe sergilenmesi gereken dış politika, kararlı tepkidir. AKP hükümeti ise, olaylar karşısında sessizliğini korumayı tercih etmiştir. Böyle bir tutum, olayları “mahalle kavgasına” indirgeyerek, yaşananların içinde gizli “bir kısım yabancı düşmanlığı” ve “stratejik çıkar” boyutlarının göz ardı edilmesine hizmet etmiştir. Hükümetin bu tepkisizliğinin satır arasındaki mesaj ise bölgede yatırımları olanlara yönelik olarak okunabilecek “bölgeye girmek istiyorsan, Batılı sermaye ile uzlaş” mesajıdır. Tüm bunlara ek olarak, AKP hükümetinin “vatandaşlarını yurt dışında korumak” konusundaki çekingenliğiyle ciddi güven sorunları yarattığı söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Cumhuriyet Strateji, 3/125, 20 Kasım 2006, s.19)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1483158947851509093-694748618395699996?l=avrasyapolitika.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/feeds/694748618395699996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1483158947851509093&amp;postID=694748618395699996' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/694748618395699996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1483158947851509093/posts/default/694748618395699996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://avrasyapolitika.blogspot.com/2007/02/kazakistanda-ince-hesap-utku-yapici.html' title='KAZAKİSTAN&apos;DA İNCE HESAP - UTKU YAPICI'/><author><name>UTKU YAPICI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/09137587464502719500</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_UYnW8ymmqt8/Rc5BYfmEkDI/AAAAAAAAACM/vWrECiSIUEM/s72-c/mapKazahkstan01.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
